Sosyal Media

-Şöyle bir senaryı düşünüyorum: Bir kaç tane insan, neden instagram kullandıkları hakkında konuşuyorlar. Hem birbirlerini eleştiriyorlar hem de bu soruşturma sırasında kendilerini anlıyorlar.

Kişi 1. Aslında ben sosyal medyanın insanları asosyal yaptığını, adeta bu sanal aleme hapsettiğini düşünüyorum. Bir insanın birden çok hesabı olabiliyor. Bunların bazıları, insanların kolayca linç edildiği ortamlarda fikrini ifade etmek için giyilen maskelere benzetilebilir. Ama bu madolyonun bir yüzü ise, diğer yüzünde de, bir isürü insan başka insanları klinç etmek için, kötülüğünü kusmak için kullanıyor. Normalde bir insanın karşısına çıkıp söyleyemediklerini, klavyeden yazabiliyor. Buna klayve şövalyeliği de deniyor. Çoğu zaman acaip gaddar olabiliyor. Sahte isimlerle insanları aldatmaya çalışan kesimleri de unutmayalım.

Dopamin bağımlıslığına yol açtığına da inanıyorum. Sürekli size bit şeyler sunuluyor, ilgilenmediğiniz konulara göre, ALGORİTHMALAR benzer içerikleri üretiyor. Özellikle son UODATE güncellemelerle, sadece sizin hoşlandığınız şeyleri önünüze koyuyor. Bunu iyi bir şey gibi düşünebilirsiniz ; ama değil. Sizi gerçeklikten büsbütün koparıyor. Küçük Prens romanında olduğu gibi, herkesi bir gezegene kilitliyor ya da her insan bir dünya oluyor. Oysa insan “bir ağaç gibi tek ve hür olurken, bir orman gibi kardeşçesine” yaşama isteğine, motivasyonuna, ruhuna sahiptir. Sosyal medyanın en tehlikeli yanı ise ben çok öyle düşünmüyorum. İzlediğim bir sürü insan var; beni eğlendiriyor. Eğlenceli insanları talkip ediyorum. Düşünmek için insatgrama mı girilir. Bir sürü takip ettiğim insandan bir şeyler öğreniyorum.Açıkçası çok da kasmıyorum. İlla muhalefet olmak gerekmiyor. Hayatta güzel olan şeylere odaklanıyorum.

Kişi 3. Benim için sosyal medya, kendimi ifade edebildiğim bir yer. Birilerinin resimlerimi ve postlarıma beğenmesi beni mutlu ediyor. Hem bunlardan, yani çok beğeni alanlardan, ciddi para kazanan da var.

Kişi dört. Benim amacım, ürünlerimin reklamını yapmak. Sosyal medianın aslında elekrtirik su ve kira giderleri olmayan bir mağaza oludğubn inanıyorum.Ben kazancıma bakarım.

Kişi bir: İlginç. Ama bu söylediklerinize, benim eleştirilerimi destekler nitelikte. Çok beğeni almanın en önemli sorunu ne? Bence, bir noktadan sonra, beğeni almak için hareket ediyorsunuz. Kendi kişiliğiniz, kimliğiniz ya da amacınız arada kaynıyor. Bir tık daha almak için ne demeliyim, ne yapmalıyım diyorsunuz.

Kişi 6. peki trolleri ne yapacağız. Mesela sırf bir yerden para almak, gelir elde etmek için; toplumsal ayrışmayı hedefleyen paylaşımlar yapan ppravakötörleri.Onları nasıl değerlendireceğiz.

Kişi 1 (Eski adıyla “Kişi 1” – eleştirel gözlemci)

Aslında sosyal medya bence bir panoptikon. Herkes birbirini izliyor, ama kimse tam olarak kimin gardiyan kimin mahkûm olduğunu bilmiyor. Birden çok hesap açmak… Evet, bazen fikrini söylemek için maske, bazen de başkasının yüzüne tükürmek için bir siper. Klavye şövalyeliği deniyor buna – ama şövalye falan değil, çoğu zaman arkasına saklanan bir korkak. Sahte profillerle insanları kandıranlar da cabası.

Ve dopamin döngüsü… Sürekli “yeni” vaadiyle uyanık tutulan bir beyin. Algoritmalar sadece hoşlandığını sandığın şeyleri veriyor – aslında seni bir tematik hapishaneye kilitliyor. Küçük Prens’teki gibi: herkes kendi gezegeninde yalnız. Oysa insan “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine” yaşamak ister.

Kişi 2 (Yeni karakter – “gerçekçi iyimser”)

Anlıyorum da… Ben mesela tam tersini yaşıyorum. Pandemide yalnız kalan komşum, Instagram’da hobi grupları sayesinde yeni arkadaşlar buldu. Evet, algoritmalar kutuplaştırabilir ama aynı algoritmalar nadir hastalığı olan birini başkalarıyla buluşturabiliyor. Denge meselesi bence. Hem sen “herkes asosyal” derken, ben orada dayanışma ağları kuran kadınları görüyorum. Belki mesele platform değil, bizim ne için kullandığımız.

Kişi 3 (Beğeni odaklı – eski “Kişi 3”)

Benim için burası bir sahne. Beğeni almak… evet, bağımlılık yapıyor. Ama kabul edelim, gerçek hayatta bana “çok iyisin” diyen olmuyor. Orada bir kalp, bir “harika” yorumu… Bazen günü kurtarıyor. Hem para kazananları bırak, ben sadece görülmek istiyorum. Çok mu kötü?

Kişi 4 (İşletme sahibi – eski “Kişi 4”)

Ben kazancıma bakarım. Kira, elektrik, personel masrafı yok. Ama şu: beğeni için ürün kalitesinden ödün verenleri görüyorum. Filtrelenmiş hayatlar, abartılı vaatler… Sonra müşteri eline ürünü alınca hayal kırıklığı. O zaman benim mağazam da itibar kaybediyor. Yani kısa vadede kazandıran şey, uzun vadede herkesi vuruyor.

Kişi 1 (devamla)

İşte tam bu noktada Kişi 3’ün dediğine dönüyorum: “Görülmek” ile “beğeni toplamak” arasındaki çizgi siliniyor. Bir süre sonra sen değil, beğeniler seni yönetiyor. Ne giyeceğine, ne diyeceğine, hatta ne hissedeceğine algoritmalar karar veriyor. Bu özgürlük mü?

Kişi 5 (Yeni karakter – “eski nesil, mesafeli”)

Ben hiç kullanmadım. Ama çocuğumun odasına girdiğimde ekran ışığında donmuş yüzünü görüyorum. “Nasılsın” diyorum, “iyi” diyor, ama gözleri cam gibi. Oysa 90’larda parkta kavga ederdik, sonra barışırdık, yorulurduk. Şimdi çocuklar yorulmuyor, sadece tükeniyor. Bu araç değil, eğitim meselesi diyenlere inanmıyorum. Araç, insanı şekillendirir.

Kişi 6 (Provokatörler ve troller üzerine – eski “Kişi 6”)

Peki ya troller? Sırf para veya nüfuz için toplumu kutuplaştıran hesaplar. Bir yandan provokasyon, bir yandan dezenformasyon. Bunlar sadece “kötü niyetli bireyler” değil; bazen organize yapılar. Onları nasıl ayırt edeceğiz? Mesela bir gönderi “mülteciler şunu yaptı” diyor – binlerce beğeni, yorumlar zehir saçıyor. Ama olay ya yanlış ya da çarpıtılmış. İşte o zaman sosyal medya linç mekanizmasına dönüşüyor.

Kişi 7 (Yeni karakter – “psikolog/dijital okuryazarlık eğitmeni”)

Hepiniz çok önemli noktalar söylüyorsunuz. Ben şunu ekleyeyim: İnsan beyni, sosyal medyayı bir “kabile” olarak algılıyor. Onaylanma, dışlanma korkusu, yankı odaları… Bunlar evrimsel miras. Sorun şu: Bu platformlar, bizim doğal zaaflarımızı tıpkı kumar makineleri gibi sömürmek üzere tasarlandı. O yüzden “kendini kontrol et” yeterli değil. Sistemik bir farkındalık, belki de yasal düzenlemeler gerekiyor. Ama en başta: Kendi kullanım amacımızı sorgulamak. Beğeni için mi, bağlantı için mi? Linç için mi, anlamak için mi?

Kişi 1

Yani herkesin bir nedeni var. Ama nedenlerin çoğu, aslında sistemin ihtiyaçlarıyla bizim ihtiyaçlarımızın çakıştığı noktada şekilleniyor. Belki de soru şu: Biz sosyal medyayı kullanıyor muyuz, yoksa o bizi kullanıyor mu?

Elbette. Aşağıda kurgunu daha edebi, daha ritmik ve karakterleri daha belirgin hâle getiren bir diyalog metni olarak yeniden yazdım. Tartışma ilerledikçe herkes sadece fikir savunmuyor; kendini de açığa vuruyor.


Başlık: Ekranın İçinde

Bir masa. Beş sandalye. Bir köşede sessiz bir telefon ekranı yanıp sönüyor. Dışarıda şehir uğulduyor. İçeride ise herkes, sanki aynı sorunun farklı yaralarıyla konuşuyor.

Kişi 1:
Ben sosyal medyanın insanı özgürleştirdiğini değil, çoğu zaman usul usul kendi içine kapattığını düşünüyorum. İnsan orada konuşuyor sanıyor; oysa bazen yalnızca yankısını dinliyor. Herkesin bir hesabı var artık. Hatta bazılarının birden çok yüzü. Biri gösterilen, biri saklanan, biri saldıran, biri de sessizce bakan. Bir maske daha önce bu kadar kolay takılmamıştı.

Kişi 2:
Maske dediğin şey bazen korunmaktır. Her ortamda aynı yüzle dolaşamaz insan. Hele bugünlerde, bir cümle kuruyorsun, üzerinize sürüyle saldırı geliyor. İnsanlar fikir tartışmıyor artık, avlanıyor. Sosyal medya bana bazen bir meydan değil, bir linç kalabalığı gibi geliyor. Ama öte yandan…
durup durup aklıma şu da geliyor: belki herkes kendi yarasını taşıdığı için bu kadar sert.

Kişi 1:
Sertlik başka, merhametsizlik başka. Klavyenin ardına saklanan insan, karşısındakine söyleyemeyeceği şeyi yazarken kendini cesur sanıyor. Oysa bazen cesaret dediğin, bilgisayar başında değil, insanın karşısında susabilmekte. Buna klavye şövalyeliği deniyor sanırım. Pek çoğu kendi gölgesine bile acımaz hâle geliyor.

Kişi 3:
Yine de her şey o kadar karanlık değil. Ben sosyal medyada kendimi ifade edebildiğimi hissediyorum. Bir fotoğraf, bir cümle, bir paylaşım… Sanki “buradayım” diyebilmenin yolu gibi. İnsan bazen gerçek hayatta söyleyemediğini orada söylüyor. Birilerinin beğenmesi de inkâr etmeyeyim, hoşuma gidiyor. Mutluluk bu kadar ayıplanacak bir şey mi?

Kişi 1:
Ayıplanacak değil. Ama ölçü olursa tehlikeli. Bir noktadan sonra insan neyi sevdiğini değil, neyin beğeni getirdiğini düşünmeye başlıyor. Kendin olmakla görünmek arasında ince bir çizgi var. O çizgi silinince, kişi kendini değil, kendinin daha satılabilir bir versiyonunu üretmeye başlıyor.

Kişi 4:
Satılabilir versiyon demişken… Ben meseleye biraz daha düz bakıyorum. Benim derdim görünmek değil, satmak. Ürünlerimi tanıtıyorum. Sosyal medya benim için bir dükkân. Ama klasik dükkân gibi değil; kirası yok, elektriği az, vitrini büyük. İnsanlar orada geziyor, bakıyor, yorum yapıyor. Ben kazancıma bakarım. Dürüst olayım: herkesin sosyal medyadan ahlak beklemesi biraz naif değil mi?

Kişi 2:
Naif değil belki, ama eksik. Çünkü siz yalnızca ürün satmıyorsunuz; dil de satıyorsunuz, istek de, heves de, bir hayat tarzı da. İnsan farkında olmadan alışıyor. Önce izliyor, sonra istiyor, sonra kendini eksik hissediyor. Ekran insanı yalnızca eğlendirmiyor; bazen ona neye ihtiyaç duyduğunu da fısıldıyor.

Kişi 3:
Ama bu kötü olmak zorunda mı? Ben izlediğim insanlardan öğreniyorum. Bazen gülüyorum, bazen ilham alıyorum. Hayatımın her dakikasını derin düşünceyle geçirmek zorunda değilim. Bırakın da insan biraz eğlensin. Her şey bir savaş olmak zorunda değil.

Kişi 1:
Savaş değil. Fakat insanın ruhunu uyuşturan bir rahatlık da olabilir bu. Sürekli önüne içerik düşüyor. Beğendiğin şeyler çoğaltılıyor. Sana benzer, sana yakın, seni onaylayan şeyler… Sonra bir bakıyorsun, başka hiçbir sesi duymuyorsun. Herkes kendi küçük gezegenine çekilmiş. Küçük Prens’in değil, algoritmanın gezegeni. Ve bu gezegende herkes kendini evrenin merkezi sanıyor.

Kişi 5:
Belki de mesele merkez olmak istememizdedir. İnsan görülmek ister. Kabul edilmek ister. Onay, sadece boş bir heves değil. Bazen “ben varım” diyebilmenin ilk biçimi. Bir gönderiye gelen beğeni, bir çocuğun başını okşayan el kadar basit bir ihtiyaç da olabilir.

Kişi 1:
Olabilir. Ama onayla ayakta duran kimlik, en küçük rüzgârda eğilir. Bugün seni beğenen yarın yüz çevirir. İnsan kendi iç sesiyle barışmazsa, dışarıdaki kalabalığın gürültüsüne teslim olur.

Kişi 4:
Yine de kalabalık olmadan pazar da olmaz. Dürüst konuşalım: sosyal medya yalnızca insanların duygularını değil, ekonomiyi de taşıyor. Birçok kişi oradan para kazanıyor. İçerik üretiyor, marka kuruyor, ürün satıyor. Bu da bir emek. Sanki sadece boş gezenler varmış gibi konuşuyorsunuz.

Kişi 2:
Hayır, boş gezenler demiyorum. Ama emek dediğimiz şeyin bedeli ne? Eğer kişi her gün biraz daha görünür olmak zorunda kalıyorsa, kendi iç alanını kaybediyor olabilir. Bir noktada insanın işi, kendini pazarlamak oluyor. Ve bu çok yorucu bir şey. Sürekli sahnede kalmak zorunda olmak.

Kişi 3:
Belki de herkes biraz sahneye çıkmak istiyordur. İnsanlar eskiden de anlatırdı, gösterirdi, süslenirdi. Sadece araç değişti. Şimdi pencere yerine ekran var.

Kişi 1:
Araç değiştiyse bile, aracın bizi dönüştürdüğünü unutma. Bir şeyin kolaylaşması, onun zararsız olduğu anlamına gelmez. Linç de kolaylaştı, ifşa da, yalan da, taklit de, sahte kimlik de. Sahte isimle konuşan biri, bazen başkasını kandırmaktan çok, kendini saklamaya çalışıyordur. Ama saklanırken başka insanlara zarar veriyorsa, orada artık masumiyet kalmaz.

Kişi 6:
Peki troller? Provokatörler? Sırf kaos çıkarıp bundan gelir elde edenler? Onları nereye koyacağız? Sosyal medyayı herkes iyi niyetle kullanmıyor ki. Bazıları bilerek yarayı kaşıyor. Çünkü yaralı yer dikkat çeker. Dikkat de para eder.

Kişi 2:
İşte tam da bu yüzden korkutucu. Öfke artık sadece bir duygu değil; bir ürün. İnsanların ayrışması, birbirine düşmesi, bağırması… Bunların hepsi birileri için izlenme demek. Kötülük bile planlanmış olabilir.

Kişi 5:
Ama insan neden kötülüğe bu kadar çabuk teslim oluyor?

Kişi 1:
Çünkü ekran, vicdanla mesafe arasına çok iyi giriyor. Yüzünü görmediğin birine sert olmak kolay. Çünkü karşındaki artık bir insan değil, bir profil oluyor. Profil olunca acı azalıyor, merhamet azalıyor, sorumluluk azalıyor.

Kişi 3:
Ben yine de tüm bunlara rağmen sosyal medyayı tamamen kötü sayamam. İnsan bazen orada kendini buluyor. Yalnız olduğunu anlıyor. Ben bazen bir paylaşımın altında kendimden bir şey buluyorum. Belki de mesele, ne kadar kullandığımız değil; ne kadar kaptırdığımızdır.

Kişi 4:
Benim için ölçü belli: işime yarıyorsa, kullanırım. Ama kabul ediyorum… orada insanın kendisi de bir vitrine dönüşüyor. Ürün kadar üretici de sergileniyor.

Kişi 2:
Ve belki en büyük dönüşüm de bu. Artık insanlar yalnızca içerik üretmiyor; kendilerini içerik hâline getiriyor. Günlük hayat, paylaşıma uygun parçalar halinde yaşanıyor. Bir çiçek, bir kedi, bir kahve, bir yüz ifadesi… Hepsi görünmek için düzenleniyor.

Kişi 1:
İşte ben de bunu söylüyorum. Yaşamakla göstermek birbirine karışınca, insan kendi hayatının seyircisi olmaya başlıyor. Sonra bir gün dönüp bakıyor: Çok şey paylaşmış, ama az şey yaşamış.

Kısa bir sessizlik olur. Ekrandaki bildirim sesi duyulur. Kimse telefona bakmaz.

Kişi 5:
Belki de sosyal medya, ne yalnızca bir zehir ne de yalnızca bir araç. Belki insanın içindeki eksikliği, açlığı, gösterme isteğini büyüten bir ayna.

Kişi 6:
Ya da bir megafon. İçimizde ne varsa, onu büyütüyor.

Kişi 3:
O zaman mesele platformda değil, bizde mi?

Kişi 1:
Belki de hep öyleydi.

Bir an daha sessizlik. Herkes kendi ekranına değil, kendi içine bakar gibi olur.


Elbette. Aşağıda aynı fikri daha sert, daha çatışmalı ve daha polemikli bir dille yeniden kurdum. Burada amaç sadece konuşmak değil; birbirinin sinirini de, zayıf yerini de yoklamak.


Başlık: Beğeni Kalabalığı

Kişi 1:
Ben açık konuşayım: sosyal medya insanı özgürleştirmiyor, insanı parçalıyor. Herkesin birden çok hesabı var, birden çok yüzü var, birden çok sesi var. Kimi kendini korumak için maske takıyor, kimi saldırmak için. Kimi sahte isimle ahkâm kesiyor, kimi başkasının hayatına zehir kusuyor. Orası fikirlerin buluştuğu yer değil; çoğu zaman korkakların cesaret oyunu.

Kişi 2:
Korkaklık falan değil, abartıyorsun. İnsanların gerçek hayatta söyleyemediğini yazması seni neden bu kadar rahatsız ediyor? Belki de ilk kez orada konuşabiliyorlar. Senin “ahlak” dediğin şey çoğu zaman sadece üstten bakmak. Bir şeyden nefret etmek kolay, ama niçin orada bu kadar insan olduğunu anlamaya çalışmak zor.

Kişi 1:
Anlamaya çalışıyorum zaten. O yüzden tehlikeyi görüyorum. Orada konuşan çoğu kişi gerçekten konuşmuyor; sadece tepki üretiyor. Klavyenin arkasına saklanıp insanlara saldırmak, bunu fikir sanmak… Buna medeniyet değil, alçaklık derim ben. Birinin yüzüne bakamayacağı şeyi ekrana yazan insanın derdi düşünce değil, boşalma isteğidir.

Kişi 3:
Ben buna katılmıyorum. İnsanların hepsini aynı torbaya koyuyorsun. Ben sosyal medyada eğleniyorum, öğreniyorum, bazen de kendimi anlatıyorum. Herkes senin kadar kasıntı olmak zorunda değil. İnsan biraz da keyif için yaşar. Sürekli analiz, sürekli eleştiri… Bir süre sonra senin dilin de bir çeşit şiddete dönüşmüyor mu?

Kişi 1:
Keyif başka, uyuşmak başka. Senin “eğleniyorum” dediğin şeyin içinde ne kadar bağımlılık var, hiç düşündün mü? Algoritma sana neyi sevdiğini sandırıyor. Seni tanıdığını söyleyip seni daraltıyor. Önüne hep benzer şeyler koyuyor, seni kendi kuyunun dibine indiriyor. Sonra da dönüp “bak ne kadar özgürsün” diyor. Bu mu özgürlük?

Kişi 4:
Yine aynı büyük laflar. İnsanlar bir şey üretiyor, bir şey satıyor, para kazanıyor. Ben sosyal medyayı ahlaki bir savaş alanı olarak görmüyorum. Bu bir pazar. Bunu kabul etmeyen, hayatı romantize ediyor. Benim için mesele gayet basit: erişim var mı, satış var mı, dönüşüm var mı? Gerisi edebiyat.

Kişi 1:
İşte mesele de tam bu zaten. Siz her şeyi pazara çeviriyorsunuz. İnsan yüzünü, dostluğu, düşünceyi, öfkeyi, hatta haysiyeti bile. Bir insanın kendini sürekli sergilemesi, sürekli paketlemesi, sürekli pazarlaması normal mi? Bir noktadan sonra kimlik kalmıyor, vitrin kalıyor. Sen insanı değil, tüketilebilir bir görüntüyü satıyorsun.

Kişi 4:
Vitrin dediğin şey görünürlüktür. Görünür olmayanın değeri yok bu çağda. Kimseyi kandırmayalım. Dükkân kapalıysa müşteri gelmez. İnsanlar ürününü, fikrini, yüzünü göstermek zorunda. Yoksa yok sayılırsın. Sistem böyle çalışıyor. Ben sadece bu sistemin ahmak kurbanı değil, akıllı kullanıcısıyım.

Kişi 5:
Ama görünürlükle değer aynı şey değil. Beğeni almak, insanın gerçekten kıymetli olduğu anlamına gelmiyor. İnsanlar bunu birbirine karıştırıyor. Bir paylaşımın çok tutulması, onun doğru ya da güzel olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bazen en bayağı şey en çok dolaşıyor. Çünkü kalabalık, kaliteye değil, dürtüye tepki veriyor.

Kişi 3:
Yani şimdi ben bir fotoğraf paylaşıp beğeni alınca aptal mı oluyorum? İnsanlar seviniyor, mutlu oluyor. Bunun nesini küçümsüyorsunuz? Her şeyin arkasında bir “derinlik” aramak zorunda mıyız? Belki insanlar sadece görünmek istiyor. Bu kadar basit.

Kişi 1:
Basit değil. Çünkü görünmek isteği, zamanla görülmeden yaşayamamaya dönüşüyor. İnsan önce paylaşır, sonra paylaşım için yaşar. Önce kendini anlatır, sonra anlatacak bir şey üretmek için yaşar. Sonunda hayat değil, performans kalır. Bir tık daha almak için ne yapmalıyım sorusu, insanın ruhunu kemiren sorudur.

Kişi 6:
Peki ya troller? Provokatörler? Sırf insanları kışkırtıp bundan para kazananlar? Onları nereye koyacağız? Siz burada ya fazla iyi niyetlisiniz ya da fazla romantik. Sosyal medya sadece beğeni değil; nefret de üretiyor, kutuplaşma da üretiyor. Üstelik bu bazen bilinçli yapılıyor. Birileri kavgadan ekmek yiyor.

Kişi 2:
Evet, ama bunu yalnızca “kötü insanlar var” diye açıklayamazsın. Sorun yapıda. Sistem öfkeyi ödüllendiriyor. Sakin cümleler görünmüyor, bağıran yükseliyor. İnsanlar birbirini dinlemiyor, birbirini vuruyor. Çünkü dikkat ekonomisi böyle çalışıyor. Bu yüzden trol yalnızca sapma değil, sistemin mantıklı sonucu.

Kişi 1:
Tam da bu. Orada herkes birbirini değil, birbirinin açığını arıyor. Bir hata bul, büyüt, yay, yak. Sonra buna “ifşa”, “eleştiri”, “haklı öfke” de. Sosyal medya insanı ahlaklı yapmıyor; bazen onu daha acımasız, daha sabırsız, daha merhametsiz yapıyor. Çünkü yüz yüze gelmediğin birine zarar vermek çok kolay.

Kişi 5:
Ama yine de insanlar orada yalnızlıklarını da paylaşıyor. Kimi anlaşılmak istiyor, kimi sevilmek, kimi görülmek. Bu kadar sert konuşurken, o kırılgan tarafı tamamen yok sayıyorsunuz. Her paylaşım narsisizm değil. Her beğeni açgözlülük değil. Her görünür olma isteği de yozluk değil.

Kişi 1:
Hayır, hepsi değil. Ama çoğu zaman masum olan da zamanla bozuluyor. İnsan önce “beni biri duysun” der. Sonra “beni daha çok duysun.” Ardından “beni kimler duymuyor?” diye hırslanır. Ve orada başlar çürüme. Çünkü artık amaç anlatmak değil, üstün gelmektir.

Kişi 4:
Siz sürekli çürüme diyorsunuz. Ben büyüme görüyorum. Marka kuruyorum, kitleye ulaşıyorum, satış yapıyorum. Dünyanın gerçeği bu. Kimse kimseyi bedava dinlemiyor. Eğer platform bana para kazandırıyorsa, ben neden ondan ahlak bekleyeyim? Ahlak istiyorsanız, önce piyasayı kapatın.

Kişi 3:
Bir dakika, ama bu çok acımasız bir cümle değil mi? “Ahlak istiyorsanız piyasayı kapatın.” Yani insanı tamamen ekonomik bir varlığa indiriyorsun. O zaman sevgi de pazarlanır, dostluk da, fikir de. Her şeyin fiyatı olur da değeri kalır mı?

Kişi 4:
Değer dediğin şey çoğu zaman fiyatla görünür olur. Sert gelebilir ama gerçek bu. İnsanlar “özgünlük” diyerek kendilerini paketliyor. “İçerik üreticisi” diyerek kendilerini pazarlıyor. Ben en azından bunu inkâr etmiyorum.

Kişi 1:
İtirafın dürüst, ama ruhu kirli. Çünkü senin dürüstlüğün bile sistemi aklıyor. “Böyle işliyor” deyip geçiyorsun. Oysa bir şeyin işlemesi, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Kölelik de işlerdi, iftira da işler, linç de işler. Soru şu: Biz buna razı mı olacağız?

Kişi 2:
Ve belki de asıl soru şu: Sosyal medyada özgür olan kim? Konuşan mı, izleyen mi, satan mı, öfke saçan mı? Yoksa herkes, farkında olmadan, kendine ayrılmış küçük bir kafeste dönüp duran biri mi?

Kısa bir sessizlik olur. Sonra biri telefonu açar. Ekran parlar.

Kişi 1:
İşte bu yüzden diyorum. Ekran bize dünya açmıyor. Bize kendimizi tekrar tekrar seyrettiriyor.

Kişi 3:
Ya da belki sadece, ne kadar aç olmadığımızı sanırken ne kadar aç olduğumuzu gösteriyor.

Kişi 6:
Ve aç insan, en kolay yönlendirilen insandır.

Unknown's avatar

About Erdal KARAPINAR, Ph.D.

Full Professor at Mathematics
This entry was posted in Uncategorized and tagged , , , , . Bookmark the permalink.

Leave a comment