Personal home page of Erdal KARAPINAR full professor in Mathematics visiting professor of CMUH Researcher Author Editor Editor-in-chief plenary speaker
2026 – Research.com Mathematics in Turkey Leader Award
Bilimsel çalışmalarım ve bu çalışmalarıma yapılan atıflar baz alınarak, Resarch.com tarafından verilen bu anlamlı ödülü sizlerle paylaşmaktan onur duyuyorum:
“2026 – Research.com Mathematics in Turkey Leader Award”
Liyakatsizliğin egemenliğine tokat gibi bir yanıttır bu rakamlara dayanarak ortaya çıkan sonuç ve bunun ödül olarak ilan edilmesi. Anlayana…
(Yazının Türkçe versiyonunu bu safyanın altında bulabilirsiniz)
“Rohit Nagnath Pawar” is my hero, who came to the Lokmanya Tilak Municipal General Hospital with a “machete lodged” in his head after a late-night attack in Mumbai on May 07, 2026.
The news website where I read the article about “Rohit Nagnath Pawar” also had a video on its page. He appeared quite calm, with a machete lodged in his head; he was even looking at something on his cell phone. In an interview he gave, he said he had been attacked for no reason.
While reading the news, I felt very strange because Rohit Nagnath Pawar’s reactions and behavior seemed extraordinary. Given his situation, I would have expected him to be concerned about his own life. But Rohit Nagnath Pawar was living as if it were perfectly normal. His indifference to his own life or future suddenly enlightened me.
In fact, it wasn’t just Rohit Nagnath Pawar who was extraordinary. He was simply the best representation of the routine life we live. A question arose in my mind: are we living differently from Rohit Nagnath Pawar? Are we behaving like him?
When you look at what people are experiencing in this era, under various evil regimes and administrations, what do you see? I see billions of people with machetes stuck in their heads, who are either unaware of it or simply don’t care. Consider a Russian who has lived under Putin’s rule for countless years, or a Hungarian who has lived under Orban’s rule for 16 years, or the citizens of African countries whose lands have been plundered and looted by Western colonial powers under kings, ministers, and presidents who have been in power for decades… Consider me, who dares to give another example… Which of us doesn’t have a machete stuck in our head? Which of us doesn’t act as if this abnormal situation is normal? Which of us is honest with ourselves? Which of us is sincere with ourselves? The experience we’ve gained through learned helplessness forces us to see these abnormalities as normal. We have such a vital defense mechanism, a defensive reflex, for survival. In fact, this mechanism works, and we survive. But is survival the same as living? If you feel an emptiness inside, if you can’t feel enough joy of life, the reason lies in the answer to this question.
“Rohit Nagnath Pawar” is a hero for me: an anti-hero! Looking at him made me understand my own truth: Thank you, and have a healthy day.
Benim kahramanım bir anti-kahraman! (The English version of this essay can be found above)
“Rohit Nagnath Pawar” benim kahramanım. 7 Mayıs 2026 gecesi Mumbai’de gerçekleşen bir saldırıdan sonra kafasına saplanmış bir “pala” ile Lokmanya Tilak Belediye Genel Hastanesi’ne geldi.
“Rohit Nagnath Pawar” hakkındaki haberi okuduğum haber sitesinin sayfasında bir de video vardı. Kafasında pala saplı olduğu halde, oldukça sakin görünüyordu; hatta elindeki cep telefonundan bir şeylere bakınıyordu. Kendisinin verdiği röportajda, nedensiz yere saldırıya uğramıştı.
Haber okurken kendimi çok garip hissettim; çünkü “Rohit Nagnath Pawar”ın tepkileri ve davranışları olağanüstü görünüyordu. Durumu göz önünde bulundurursak, kendisi için, hayatı için kaygılanmasını beklerdim. Ama, “Rohit Nagnath Pawar” olayı çok normal bir şeymiş gibi yaşıyordu. “Kendi hayatını ya da geleceğini umursamaz tavrı” benim bir anda aydınlanmama neden oldu.
Aslında, olağanüstü olan yalnızca “Rohit Nagnath Pawar” değildi. O sadece bizim yaşadığımız rutin hayatın en iyi temsilcisiydi. Şöyle bir soru aklımda belirdi; biz “Rohit Nagnath Pawar”dan farklı mı yaşıyoruz; bizde “Rohit Nagnath Pawar” gibi davranmıyor muyuz?
Birbirinden kötü iktidarların, yönetimlerin altında, bu çağda insanların yaşadıklarına baktığınızda ne görüyorsunuz? Ben, kafasına pala saplanmış ama ya bunun farkında olmayan ya da umursamayan milyarlarca insan görüyorum. Bilmem kaç yıldır Putin yönetiminde yaşayan bir Rus’un, ya da 16 yıl Orban yönetiminde yaşayan bir Macar’ın, ya da Afrika’da onlarca yıldır iktidarda olan krallar-bakanlar-cumhurbaşkanlarının yönetiminde ülkesini Batılı sömürgecilerle talan eden, yağmalayan Afrika ülkelerindeki vatandaşları düşünün… Başka örnek verecek cesareti olan beni düşünün… Hangimizin başında pala saplı değil? Hangimiz bu anormal durumu yaşarken normalmiş gibi davranmıyor? Hangimiz kendimize dürüst? Hangimiz kendisine karşı samimi? Öğrenilmiş çaresizlikle kazandığımız deneyim bize bu anormallikleri normalmiş gibi görmeye zorluyor. Hayatta kalmak için böyle bir yaşamsal savunma mekanizmasına, savunma refleksine sahipiz. Aslında, bu mekanizma işe de yarıyor ve hayatta kalıyoruz. Peki, hayatta kalmak yaşamak mıdır? İçinizde bir boşluk hissediyorsanız, içinizde yaşama sevincini yeterince hissedemiyorsanız, nedeni bu sorunun yanıtındadır.
“Rohit Nagnath Pawar” benim için bir kahramandır:Antikahraman! Ona bakınca, kendi gerçeğimi anlama neden oldu: Teşekkürler ve sağlıklı günler.
Dubito, ergo sum , vel, quod idem est, cogito, ergo sum. (Descartes)
Attention all interested people to my webpage https://erdalkarapinar.wordpress.com/ This blog is primarily intended for sharing essays, engaging in thought-provoking discussions, addressing injustices, and emphasizing the importance of moral virtues in resolving them. I declare that I decided to share my posts only with the subscribers of this page. Subscription is free of charge. Afterwards, all posts are planned to be available in both English and Türkçe.
Websayfam https://erdalkarapinar.wordpress.com/ ile ilgilenenlerin dikkatine: Bu blokta özellikle deneme yazıları paylaşmak, fikir egzersizleri yapmak, adaletsizliklerden dem vurup, bunun çözümü için ahlaki erdemliliklerin ihtiyacının altını çizmek için düşündüm. Paylaşımlarımı yalnızca bu sayfanın aboneleriyle paylaşmaya karar verdiğimi beyan ederim. Üyelik ücretsizdir. Bundan sonra tüm paylaşımlarımı iki dilli olarak yayınlamayı düşünüyorum: English ve Türkçe.
“The top 1 percent have the best houses, the best educations, the best doctors, and the best lifestyles, but there is one thing that money doesn’t seem to have bought: an understanding that their fate is bound up with how the other 99 percent live.” ― Joseph E. Stiglitz, The Price of Inequality: How Today’s Divided Society Endangers Our Future (Nobel Prize in Economics)
Why would the top 1% want to share their self-serving advantages with the other 99%? They will take the necessary measures to protect their position and privileges. How will they do this?
By building a top management team composed of incompetent but loyal personnel: This top management will always feel indebted to the administration that put them in those positions, and at the same time, they will always know that those positions, which they didn’t earn through merit, can easily be taken away from them. Therefore, the Meritocracy System cannot actually go beyond a utopian romantic story.
That is, it can, but it requires a mass of people who write and live their own stories. In this paradigm where comfort is presented so attractively, this is not possible
“En zengin %1’lik kesim en iyi evlere, en iyi eğitime, en iyi doktorlara ve en iyi yaşam tarzlarına sahip; ancak paranın satın alamadığı bir şey var: kaderlerinin diğer %99’un yaşam biçimiyle bağlantılı olduğunun farkında olmamak.” ― Joseph E. Stiglitz, Eşitsizliğin Bedeli: Günümüzün Bölünmüş Toplumu Geleceğimizi Nasıl Tehlikeye Atıyor
%1 lik kesim, kendi kazandığı avantajını neden diğer %99luk kesimle paylaşmak istesen ki? Konumu ve avantasını korumak için gerekli önlemleri alacaktır. Peki bunu nasıl yapacak?
Liyakatsız ama sadakatli kadrolarla bir üst yönetim kadrosu kuracaktır: Bu üst yönetim, kendilerini o koltuklara getirene yönetime kendini hep borçlu hissedecektir ve aynı zamanda da, bileğinin hakkıyla gelmediği o koltuğun kolayca elinden alınacağını da hep bilecektir. O yüzden, Liyakat Sistemi, aslında ütopik bir romantizm hikayesinin ötesine geçemez.
Yani, geçer ama, kendi hikayelerini yazan ve kendi hikayelerini yaşayan bir insan kitlesine ihtiyaç var. Konforizmin bu kadar cazip sunulduğu bu paradigmada, bu imkanlı değil.
ENG: “An old joke from the German Democratic Republic: A German worker finds work in Siberia. Knowing that the censors will read the letters, he tells his friends: “Let’s establish a secret communication system between us. If the letter you receive from me is written in ordinary blue ink, it is true; if it is written in red ink, it is false.” A month later, his friends receive the first letter, written in blue ink. “Everything is wonderful here, the shops are full of goods. There is plenty of food. The flats are spacious and well heated. The cinemas show Western films. They are full of girls. The only thing missing here is red ink!” Isn’t this the case today? We have all the freedoms we want, but the only thing we lack is red ink.
What does the absence of red ink mean? Today, all the concepts we use to describe the conflict around us – “war on terror”, “democracy and freedom”, “human rights” – are wrong. Instead of giving us permission to think about it, it makes it harder for us to understand it. We feel free because we lack the language to express our “unfreedom.”” Slavoj Žižek
TR: Demokratik Alman Cumhuriyetinde anlatılan eski bir fıkra: Bir alman işçisi Sibirya’da iş bulur. Mektupların sansürcüler tarafından okunacağını bildiğinden arkadaşlarına şöyle der. “Aramızda gizli bir haberleşme sistemi belirleyelim, benden aldığınız mektup sıradan mavi mürekkeple yazılmışsa doğrudur, kırmızı mürekkeple yazılmışsa yanlıştır.” Bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu alırlar, mektup mavi mürekkeple yazılmıştır. “Burada her şey harika, dükkânlar mal dolu. Yiyecek bol. Apartman daireleri geniş ve güzel ısınıyor. Sinemalar batının filmlerini gösteriyor. Kızlarla dolu. Burada tek bulunmayan şey kırmızı mürekkep!” Bugünkü durumumuz da böyle değil mi? İstenen tüm özgürlüklere sahibiz, tek eksiğimiz ise kırmızı mürekkep. Kırmızı mürekkebin yokluğu ne anlama gelir? Bugün, etrafımızı saran çatışmayı tanımlamak için kullandığımız kavramların hepsi -“teröre karşı savaş”, “demokrasi ve özgürlük”, “insan hakları”- yanlıştır. Bu durum bize bunu düşünmek için izin vermek yerine bizim anlamamızı güçleştiriyor. Kendimizi özgür hissediyoruz çünkü “özgür olmayışımız”ı ifade edecek o dil
Yarın, ülkemizde ve bütün İslam Dünyasında, Kurban Bayramı 1445. kez kutlanacak. Kaynaklara göre, İslam aleminde Kurban Bayramı, ilk kez, Hicri 2. yılında, Zilhicce 10 (Miladi: 9 Mart 624 Pazartesi) kutlanmış.
Bize öğretilen ve anlatılan, benim de uzunca süre inandığım Kurban Bayramı, sadece bir tatil veya hediyeler günü değil; derin bir manevi yenilenme, fedakarlık ve dayanışma pratiğidir. Bize öğretilen ve teoride olması beklenenleri yazayım:
“Nedir amacı Kurban Bayramının ve neden 1445. kez kutlanacak.
1-Allah’a Yakınlaşmak (Takva): Kurban ibadetinin özü budur. “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; O’na ulaşan ancak sizin takvanızdır.” (Hac Suresi, 37) ayeti, asıl amacın maddi fedakarlık değil, manevi teslimiyet olduğunu vurgular.
2-Hz. İbrahim’in Teslimiyetini Anmak: Hz. İbrahim’in, Allah’ın emri karşısında en değerlisini (oğlunu) feda etmeye razı olması ve Allah’ın bunu bir koçla karşılaması anılır. Bu, kulluk bilincinin ve imtihanı kazanmanın sembolüdür.
3-Mal ile İmtihan: Kişinin sahip olduğu malın gerçek sahibinin Allah olduğunu hatırlayarak, O’nun rızası için o malın bir kısmından vazgeçmesi amaçlanır.
4-Ümmet Bilinci ve Dayanışma: Tüm İslam dünyasının aynı günlerde aynı ibadeti yerine getirmesi, güçlü bir birlik ve kardeşlik hissi oluşturur.
Peki ne bekliyoruz toplum ve birey olarak
1-Manevi Beklentiler :Günahlardan arınma, Allah’tan bağışlanma ümidi, kalp huzuru, sabır ve şükür duygusunun pekişmesi. 2-Ailevi Beklentiler: Büyüklerin ziyaret edilmesi, küskünlerin barışması, birlikte bayram namazı kılınması, kahvaltı/öğle yemeği sofralarında bir araya gelinmesi. 3-Sosyal Beklentiler :Paylaşım: Kurban etinin üç eşit parçaya (aile, akraba/komşu, yoksullar) bölünmesi geleneği. 4-Yardımlaşma: İhtiyaç sahiplerine sıcak yemek, et veya nakdi yardım ulaştırılması. 5-Ziyaretleşme: Komşular, hastalar, yaşlılar ve yetimlerin sevindirilmesi. 6-Bireysel Beklentiler: Bayramlık kıyafetler giymek, çocuklara harçlık/bayram şekeri vermek, sevdiklere “Bayramınız mübarek olsun” diyerek iyi dileklerde bulunmak.
Kısaca, unutulmaması gereken işi özü şu: Beklentilerin en başında fedakarlık ruhu gelir. Kurban kesmeye gücü yetmeyenin bile niyeti, dilindeki güzel sözler ve eliyle yapacağı küçük bir yardım bu amacın bir parçasıdır. Bayram, sadece kesenlerin değil, herkesin payına düşen bir neşe günüdür.
Özetle, amaç Allah’a teslimiyet ve yakınlık; beklenti ise bu yakınlığın bireyde huzur, toplumda ise kardeşlik ve dayanışma olarak tezahür etmesidir.”
Bize öğretilen ve teoride olması beklenenler bu yukarıda yazdıklarım.
Peki, ya gerçekten olan ne? Kendini Müslüman tanımlayanlar, bu bayramın teorik beklentilerini yaşamlarına geçirmiş mi? Benimsemiş mi?
Kul hakkı yiyenler, Kurban Bayramını da “et yeme” bayramına dönüştürmeyecek mi? Bayramda ya da bayramdan sonra yine aynı işlere devam etmeyecek mi? Riyakar davranmayacaklar mı? Hakketmediği malı-mülkü-ünvanı almak için destursuzca, utanmadan, arlanmadan kul hakkına girmeyecek mi? Adaletsizlik yapmayacak mı? Liyakatsizliği kendine helal görmeyecek mi? Yalan söylemiyecek mi? Aç komşusunu görmezden gelmeyecek mi? Yoksulluğu görmezden gelmeyecek mi?
Ben bu riyakarlığa artık hoş görü ile bakamıyorum. Bırakın düşmanları barıştırmaları, fitne ve fesat sokarak insanları, toplumları ayrıştıran, birbirine düşman edenlere tehammülüm yok.
Birinin bilmem kaç yüzüncü ayakkabısı alırken, bayramda bir ayakkabı bile alamayan çocuklar olduğu sürece, bu riyakarlara tiksintiyle bakacağım.
Riyakarlık, adaletsizlik, liyakatsizlik, adam sendecilik yapanlar bu dinin gerçek düşmanıdır. Kendine her şeyi reva gören ama içinde yaşadığı toplumdaki aksaklıkları yanlışlıkları kendi çıkarlarını korumak adına susanlarda bu dinin düşmanıdır. Allah ile aladatanlar bu dinin düşmanıdır. Bunu ilk kez biz yaşamıyoruz: Medineye yağmalayan, Kabe-i Şerifi mancılıklarla taşa tutan Emevilerin bu dine zararı ve düşmanlığının eseridir.
Keşke insanlar, sadece bu dinin özünü kavrasaydı ve maneviyatını yaşasaydı. Ne yazık! Dini sadece ritüellere indirgeyen, yaptığı ibadetin ne anlamını ne de amacını bilen bir riyakarlığa şahit olmak, ne acı! Yalanlara kanmak isteyenlere ne yazık! Gerçeklerle yüzleşmek istemeyenlere ne yazık! Riyakara, sen riyakarsın diyemeyene ne yazık!
Yok artık herkese bayramı kutlu olsun demek!
Sadece, sözü-özü bir, ibadetin anlamını ve amacını idrak etmiş olan, hakiki iman ve itikat sahibi, tüm temiz kalpli insanların Kurban Bayramı mübarek olsun, yürekleri huzurla dolsun.
Kısa notlar:
Medine’nin Yağmalanması (Harre Vakası) Kim yaptı: Emevi Ordusu ve Komutanı Müslim bin Ukbe (daha sonra yerine Hüseyin bin Numeyr geçmiştir). Kimin emriyle: Emevi Halifesi I. Yezîd. Tarih: Miladi 683 (Hicri 63).
Olayın Özeti: Medine halkı (özellikle sahabiler ve onların çocukları), Halife Yezîd’in hilafetini meşru görmeyerek isyan etti. Bunun üzerine Yezîd, Medine üzerine büyük bir ordu gönderdi.
Harre Savaşı: 26 Ağustos 683’te Medine’nin kuzeyindeki lavlık arazide (Harre) yapılan savaşta Emeviler kazandı.
Yağma ve Tecavüz: Emevi ordusu, Yezîd’in emriyle Medine’yi üç gün boyunca yağmaladı, binlerce Müslümanı (Sahabe ve Tâbiîn dahil) katletti, kadınlara tecavüz etti ve evleri talan etti. Bu olay, Kerbela’dan sonra İslam tarihinin en büyük trajedilerinden biri olarak kabul edilir.
Kabe-i Şerif’in Mancınıkla Ateşe Verilmesi Bu olay iki aşamalıdır, ancak en büyük tahribat ikinci kuşatma sırasında olmuştur:
Birinci Kuşatma (683) – Kabe’nin Yanması Kim yaptı: Emevi Komutanı Hüseyin bin Numeyr (Müslim bin Ukbe’nin ölümü üzerine komutayı aldı). Tarih: Eylül-Kasım 683.
Mekke’ye sığınan Abdullah bin Zübeyr (Hz. Ebubekir’in torunu) üzerine gönderilen Emevi ordusu, şehri mancınıklarla taşa tuttu. Fırlatılan yanıcı maddeler (yağlı paçavralar) Kabe’nin örtüsünü ve ahşap kısımlarını tutuşturdu. Bu yangında Kabe ağır hasar gördü, Hacerü’l-Esved (Siyah Taş) parçalandı ve İsmail peygamberin kurbanlık koçunun boynuzlarının saklandığı rivayet edilen emanetler yandı.
İkinci ve Yıkıcı Kuşatma (692) – Kabe’nin Yıkılması Kim yaptı: Emevi Valisi Haccâc bin Yûsuf es-Sekafî (tarihe “Haccâc-ı Zâlim” olarak geçmiştir). Kimin emriyle: Halife Abdülmelik bin Mervan. Tarih: 692 (Hicri 73).
Abdullah bin Zübeyr’in halifeliğine son vermek isteyen Emevi Halifesi Abdülmelik, en acımasız komutanı Haccac’ı gönderdi. Haccac, Mekke’yi 7 ay boyunca kuşattı ve Ebu Kubeys Dağı’na kurduğu mancınıklarla Kabe’yi ağır taşlarla dövdü. Bu saldırılar sonucunda Kabe büyük ölçüde yıkıldı ve harabeye döndü. Kuşatmanın sonunda Abdullah bin Zübeyr öldürüldü.
ENG:Rejections don’t stop you, failures don’t stop you; ONLY YOU stop you! TR: Başarısızlıklar, reddedilmeler duraramaz seni; SENİ SADECE SEN durdurabilirsin!
ENG: Know your worth! Control your emotions! Remains humble!
We are not helpless! We are not powerless! We can change everything: Starting with ourselves, we can change everything and give ourselves a beautiful life. To live a dignified, loving, and fulfilling life, we need neither money nor technology. We already have most of what we need. But I’m not sure how aware we are of them: Self-respect Self-confidence Plenty of love and plenty of effort! It will be worth the effort…
PS: Don’t let them deceive you. The biggest and simplest secret in life is: Everything changes. Remember, if things really were to continue like this, we would be living in the cave age!
TR: Kendini (kendi değerini) Bil! Duygularını kontrol et! Alçak gönüllü ol ve öyle kal!
Aciz değiliz! Herşeyi değiştirebiliriz:Kendimizden başlayarak herşeyi değiştirip, kendimize güzel bir hayat yaşatabiliriz. İnsan gibi, onurlu, aşk dolu ve sevgili dolu, kaliteli bir yaşamak için ihtiyacımız olan ne para, ne teknoloji. İhtiyaçlarımızın çoğunsa sahibiz zaten. Ama ne kadar bunların farkındayız, emin değilim: Kendimize özsaygı Kendimize güven Bol sevgi ve bol emek! Yorulduğunuza değecek…
NOT: Sizi kandırmalarına izin vermeyin. Hayattaki en büyük ve en basit sır: Herşeyin değiştiğidir. Unutmayın ki, “Böyle gelip böyle gitseydi” gerçekten, mağara çağında yaşardık!
ENG💥: While the climate crisis continues to affect our lives in a blatant way, it is the greatest tragedy in human history that politicians around the world, instead of urgently addressing this problem, are preoccupied with clinging to their seats a little longer. Those who support these irresponsible regimes worldwide are accomplices who, in the bliss of ignorance, are dragging themselves and all of humanity to their deaths.💦
TR💥: İklim krizi hayatımızı bariz bir biçimde etkilemeye devam ederken, tüm dünyadaki siyasetçilerin bu sorunu acil bir şekilde ele almak yerine, o koltukta biraz daha oturmaya çalışmaları insanlığın tarihinin en büyük trajesidir. Tüm dünyadaki bu sorumsuz iktidarları destekleyenler ise, cahilliğin mutluluğuyla kendilerini ve tüm insanlığı ölüme sürükleyen suç ortaklarıdır.💦
Erich Fromm is a wise man who worked hard to produce works that make people confront themselves. Unfortunately, he is not sufficiently appreciated. For example, this statement makes a lot of sense to me: “Sick societies produce sick leaders. These leaders draw their power from an ignorant mass.”
Erich Fromm insanı kendisiyle yüzleştirmek için çok çalışmış eserler üretmiş bir bilgedir. Ne yazık ki kıymeti yeterince bilinmiş biri değildir. Mesela, şu söylemi bana çok anlamlı gelir: “Hasta toplumlar hasta liderler üretir. Bu liderler cahil kitleden güç alırlar.”
ENG: One of humanity’s most fundamental contradictions and problems is, without a doubt, change!
In fact, people, knowing that “the only constant is change,” stubbornly strive to maintain their current situation; to preserve it, to keep it as it is, “foolishly.”
I didn’t use the word “foolish” to be offensive; it’s an Anatolian saying: “Things will happen as they are meant to, the fool works.” Nevertheless, people try to cover up the truth, to be conservative, to be rigid. Because change frightens them. The proverb “Let the wolf eat me if it knows me” is also a reflection of humanity’s fear of the unknown. Just as DARKNESS is to a child, CHANGE (THE FUTURE) is to humankind. They fear encountering situations they cannot understand or control. Yet, they already live in constant change, they already work selflessly to maintain a system they cannot control.
On one side, there are rational people like Heraclitus, who have arrived at the dialectical truth that “You cannot step into the same river twice”; on the other, there are those who, knowing they cannot prevent change, deny it in order to prolong their time in their comfort zone… Unfortunately, the conservative, rabid majority has always dominated human history, desperately wanting to stop change to protect their gains and comfort, bringing pain and suffering to the lives of billions of people through VIOLENCE and OPPRESSION.
Do you think this process is over?
Is it no longer happening? Are you open to change? Doesn’t change frighten you too? Could being closed to change perhaps be preventing you from realizing yourself, from being yourself?
I once read: “Everything solid melts into air.” Where are those cruel feudal lords, nobles, kings, sultans, khans, aghas… Haven’t they been utterly destroyed? Back then, you wouldn’t find even one in ten thousand people, let alone one percent, who believed they would change, disappear, or vanish. Those who make life difficult today will also be gone. Just don’t be afraid of change, confront it, make peace with it, embrace it, and integrate with it!
You know they’ve deceived you; and they know you know! They fear you, but even powerful elephants fear those mice. It’s a strange world, and you are the strange one.
TR:
İnsanın en temel çelişkilerinden, sorunlarından biri, hiç kuşkusuz değişimdir!
Aslında “değişmeyen tek şeyin değişim” olduğunu bilen insan, yine de ısrarla bulunduğu durumu muhafaza etmeye; korumaya (conserve), olduğu tutmaya “ahmakça” çalışır.
Ahmak lafını kırıcı olsun diye kullanmadım; bu Anadolu’da bir tabirdir: “İş olacağına varır, ahmak çalışır.” Yine de, gerçeği balçıkla sıvamaya, muhafazakâr (conservative), tutucu olmaya çalışır insanlar. Çünkü değişim onları korkutur. “Beni Bilen Kurt Yesin” atasözü de, insanın bilmeyene olan korkusunun bir yansımasıdır. Bir çocuk için KARANLIK ne ise, DEĞİŞİM (GELECEK) de, insanoğlu için odur. Bilemedikleri, kontrol edemedikleri durumlarla karşılaşmaktan korkarlar. Oysa, zaten sürekli değişimin içinde yaşıyorlar, zaten kontrol edemedikleri bir düzenin devamı için cansiparane çalışıyorlar.
Bir yanda “Aynı ırmakta iki kez yıkanamazsın” diyaletik gerçeğine ulaşmış Heraklitos gibi rasyonel insanlar; diğer yanda, değişimi engellemeyeceğini bile bile bunu inkâr ederek konfor alanında kalabileceği süreyi uzatmak için çalışanlar… Ne yazık ki, muhafazar azgın çoğunluk, her zaman insanlık tarihini domine etmiş ve kazanımlarını, konforlarını korumak için, değişimi durdurmaya çaresizce isteyip, ŞİDDET ve ZULÜM ile milyarlarca insanın yaşamına acı ve keder getirmiştir.
Bu süreç sizce bitti mi? Artık yaşanmıyor mu? Siz değişime açık mısınız? Değişim sizi de korkutmuyor mu? Değişime kapalı olmak, belki de sizin kendinizi gerçekleştirmenizi, sizin siz olmanızı engelliyor olamaz mı?
Bir yerde okumuştum: “Katı olan her şey buharlaşıyor.” Nerede o zalim derebeyleri, asiller, krallar, padişahlar, hanlar, ağalar… Yerle yeksan olmadılar mı? Onların değişeceğine, yok olacağına, yitip gideceklerine inanan, o dönemde %1’i bir değil, on binde bir insan bile bulunamazdı. Bugün yaşamı zorlaştıranlar da gidecek. Yeter ki siz, değişimden korkmayın, değişimle yüzleşin, değişimle barışın, sarılın, kaynaşın!
Sizi kandırdıklarını biliyorsunuz; onlar da sizin bildiğinizi biliyor! Onlar sizden korkuyor, ama devasa güce sahip filler de o farelerden korkuyor. Garip bi dünya işte ve Sizsiniz Garip
ENG: Erich Fromm argues that love is not an emotion that a person feels passively from birth; it is an active art requiring effort, care, responsibility, knowledge, and respect. According to Fromm, the only way for a person to escape feelings of loneliness and separation is through true love.
Love requires care: it is an active interest in the life and growth of the beloved thing and person.
Love requires responsibility: responsibility is not an externally imposed duty; it is the willingness to voluntarily respond to the needs (verbal or nonverbal) of the person you love.
Love requires respect: respect is the acceptance of the beloved individual as they are, with their unique nature, and in no way being manipulated as an object for our own purposes.
To love, one must know: this is essentially the desire to truly know the beloved person. A true bond of love cannot be established without a deep understanding of the individual.
It should not be forgotten that love is an action; it is not a fleeting emotional state that will find you. Perhaps the greatest mistake of modern man is to think of love as a magical emotion to be “found or captured.” Fromm emphasizes that true love is a capacity (art) that is put into action and develops through practice. He believes it requires learning and discipline, much like playing the violin.
Fromm argues that people should focus on loving rather than being loved. Love is not a transactional exchange of “if you give me, I’ll give you.” It is the ability to unconditionally express one’s inner productivity and creativity.
Fromm states that a person cannot love another without loving themselves. Someone without healthy self-esteem and self-love cannot love others in a healthy way. According to him, selfishness and self-love are opposing concepts; a selfish person is excessively focused on themselves but fundamentally cannot even find satisfaction in themselves.
In Fromm’s view, love is not a blind dependence (symbiotic relationship) between two people to avoid loneliness. On the contrary, it is the ability of two people to become spiritually one and whole while preserving their own individuality and integrity.
TR: İnsan illaki bir seçim yapıyor:
Erich Fromm, sevgin, insanın doğuştan pasif olarak hissettiği bir duygu değil; emek, özen, sorumluluk, bilgi ve saygı gerektiren aktif bir sanat olduğunu söyler. Fromm’a insanın yalnızlık ve ayrılık hissinden kurtulmasının tek yolu, gerçek sevgidir.
Sevgi özen ister: sevilen şeyin ve kişinin yaşamı ile büyümesi için gösterilen aktif bir ilgidir.
Sevgi sorumluluk ister:Sorumluluk zorunlu kılınan dışsal bir görev değil; sevdiğiniz kişinin ihtiyaçlarına (sözlü veya sözsüz) gönüllü olarak yanıt verme isteğidir.
Sevgi saygı ister: Saygı, sevilen bireyin kendine özgü doğasıyla, olduğu gibi kabul edilmesi ve hiçbir şekilde kendi amaçlarımız için bir nesne gibi yönlendirilmemesidir.
Sevmek için bilmeyi gerekir: Bu aslında sevilen kişiyi gerçekten tanıma arzusudur. Bireyi derinlemesine anlamadan gerçek bir sevgi bağı kurulamaz.
Unutulmamalıdır ki, sevgi vir eylemdir; seni bulacak, rüzgarda esen bir duygu durumu değildir. Modern insanın belki de en büyük hatası, sevgiyi “bulunacak veya kapılacak” büyülü bir duygu sanmasıdır. Fromm, gerçek sevginin eyleme dökülen ve pratik yapıldıkça gelişen bir kapasite (sanat) olduğunu vurgular. Tıpkı keman çalmak gibi öğrenilmesi ve disiplin gerektirmesi gerektiğine inanır.
Fromm, insanın sevilmekten ziyade sevmeye odaklanması gerektiğini savunur. Sevgi, bir tüccar mantığı olan “sen bana verirsen ben de sana veririm” takası değildir. İnsanın kendi içindeki üretkenlik ve yaratıcılık gücünü karşılıksız ortaya koyabilmesidir.
Fromm, insanın kendisini sevmeden başkasını sevemeyeceğini söyler. Sağlıklı bir benlik saygısı ve öz-sevgisi olmayan kişi, diğer insanları da sağlıklı bir şekilde sevemez. Bencillik ve kendini sevmek ona göre zıt kavramlardır; bencil insan kendine aşırı odaklıdır ama temelde kendinden bile tatmin olamaz.
Fromm’un düşüncesine göre sevgi, yalnızlıktan kaçmak için iki insanın birbirine körü körüne bağımlı olması (simbiyotik ilişki) değildir. Aksine, iki insanın kendi bireyselliğini ve bütünlüğünü koruyarak, ruhsal olarak bir ve bütün olabilme becerisidir.
Ya gerçeğin peşinden cesaretle ilerliyor; ya da peşinden gittiğinin gerçek olduğunu iddia edip, inandığını inatla gerçek diye kendini ve sizi ikna etme çabasına giriyor!
Orijinal Şiir (Osmanlı Türkçesi Transkripsiyonu) İlm kesbiyle pâye-i rif’at
Ârzû-yi muhal imiş ancak
Aşk imiş her ne var âlemde
İlm bir kîl ü kâl imiş ancak
Türkçe Açıklaması Bilgi edinerek yüksek mevkiye ulaşmak
Sadece boş bir arzudur
Dünyada var olan tek şey aşktır
Bilgi boş laftan başka bir şey değildir
İngilizce Çevirisi Attaining high rank through the acquisition of knowledge
Is merely a futile desire
Love is all that exists in the world
Knowledge is nothing but empty talk
Fuzûlî
“Oy Canavarı” benim en sevdiğim masaldır. Masallara büyütülmüş biri olarak, masalları çok severim. O kadar çok masal dinlemişimdir ki, çoğunu gerçek sanmışımdır. Mesela adalet masalına, liyakat masalına inanmışlığım vardır ama kul hakkı masalı favorimdi. Yine de, OY CANAVARI masalının bende yeri ayrıdır.
Aslında, tarfik canavarına, kurabiye canavarına yabancı değilsiniz. Yani, kimse çıkıpta ben canavara inanmıyorum demesin. Darılır walla. Konuyu dağıtmayalım: Bence en iyi masal “OY CANAVAR”ına ait.
Çok çok uzaklarda, bir ülkede, devlet başkanları, o ülkenin vatandaşları tarafından seçilirmiş. (Yok efendim, aslında o bir ülkde değil, o bir gezegen diyenler de var. Neyse.) Derken, bir gün ne uzun ne kısa olan biri, “adı-lazım değil” başkan seçilmiş. Ondan sonra da hep seçilmiş. Ne kadar muhalafet çıksa da, halk ne kadar oy vermiyoruz dese de, hep bay “adı-lazım değil” seçilirmiş. Derler ki, o ülkenin en sevilen canlısı, oy canavarıymış. Herkes onun mükemel olduğunu düşünür, ne yaparsa yapsın, onun mükemmeliğine laf ettirmezlermiş. Halk kime oy verirse versin, oy canavarı, tüm oyları cumburlup yapıp, tüm oyları “bay adı-lazım değil”e verirmiş. Öyle ya, “oylar kimdeyse, mühür ondadır” denir, bu mutsuz ruhsuz düzen sürüp gidermiş.
Bazıları bu masalı kıskanıp sevmediği için, başka başka açıklama yaparlar. Onlara inanmayın. Neymiş efendim: “Adı lazım değil”e değilde, muhalif birine oy verildiğinde, o bay ya da bayan muhalif, aldığı mührü alıp, bir kaç gün içinde bay adı lazım değile teslim edermiş. Oylarını bay “adı lazım değil”e değilde, başka birine verdiğini sanan halk, hep salak yerine konurmuş. Ama halk çok mutluymuş çok. (Çok uzak ülke istatistik kurumu bunu sürekli ispat edermiş. )Siz kime oy verirseniz verin, oylar aslında, hep bay adı-lazım değile gidermiş.
Size, bu dedikoduları anlattım ama hiç inanmayarak. Bence, sizde inanmayın: Bir muhalif neden böyle yapsın ki… Hiç mantıklı mı? Bence bunlar hep dış minnakların ve oy canavarlarının işi.
Dış minnakların hikayesini bilmiyor musunuz? Yazacak da yerim kalmadı ama onların efsanesi de harikadır, bir ara mutlaka anlatırım…
Oy canavarı ya şu sevimliliğe bakar mısınız 🥰
“HESAP VERECEKSİNİZ”
Yok yok, ben demiyorum. Benim böyle iddialı lafları edecek bir donanım yok. Benim gibi cüzi iradeli güçsüz bir insan kim ki hesap sorsun. Yok yok, kimseden hesap sormak, ya da bir tartışma çıkarmak için yazmadım.
Ne yalan söyleleyim, etkilendim. Hatta, çok etkilendim hatta. Neden etkilendim diye düşünürken, şu sonuca vardım:
Sadece bana yapılan mobbingler, haksızlıklar, liyakatsızlıklar için değil, bir hoca olarak, not veren bir insan olarak da izlemeye çalıştığım ilkelerin temellerini anlattığı için de önemsedim ve etkilendiğimi farkettim.
Yok yok… Kimseyle bir tartışma açma ya da hesap sorma gibi bir niyetim yok. Ne bu mevzuyu, ne de bir başka mevzuyu hiç kimseyle tartışmak istemiyorum.
Bir sorununuz, sorunuz varsa, Akin hocayla @akinkaradeniz.tr tartışın. (Hayatını buna vakfetmiş değerli bir araştırmacı.)
Benim amacım tartışmak değil, Akın hocanın söylediklerini önemsediğimi ifade etmek. Bu paylaşım için, şahsen tanışmadığım kıymetli hocama, karşılaştığım bu sosyal medya platformundan teşekkür etmek.
Selamlar
Türkünün adı : Gafil gezme şaşkın Sözleri burada:⬇️⏬⬇️
Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün, bir gün ölürsün Dünya kadar malın yarim yarim yarim yarim yarim yarim yarim yarim olsa ne fayda Söyleyen dillerin söylemez olur Bülbül gibi dilin olsa ne fayda, olsa ne fayda Söyleyen dillerin söylemez olur Bülbül gibi dilin olsa ne fayda, olsa ne fayda Sen söylersin söz içinde sözün var, heycan sözün var Çalarsın çırparsın yarim yarim yarim yarim yarim yarim yarim yarim oğlun kızın var Şu dünyada üç beş arşın bezin var Tüm bedesten senin olsa ne fayda, olsa ne fayda Şu dünyada üç beş arşın bezin var Tüm bedesten senin olsa ne fayda, olsa ne fayda Kul himmet üstadım gelse otursa, heycan otursa Hakkın kelamını yarim yarim yarim yarim yarim yarim yarim yarim dile getirse Dünya benim değil zapta geçirse Karun kadar malın olsa ne fayda, olsa ne fayda Dünya benim değil zapta geçirse Karun kadar malın olsa ne fayda, olsa ne fayda
Nisa Suresi 58. Ayet Maide Suresi 8. Ayet
Hesap vereceksiniz!
Allah’a hesap vereceksiniz.
Hem kamu hem de özel sektörde atama ve terfi yetkisine sahip olanlar ahirette hesaba çekilecek!
Nisa Suresi 58. Ayet “Şüphesiz Allah, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah işitendir, görendir.”
Maide Suresi 8. Ayet “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Nisa Suresi 135. Ayet “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Öyleyse adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
* * *
Az önce karşılaştığım bu çok sıcak haber, TÜRKİYE Barolar Birliğinin basın açıklamasını birlikte okumak ilginç olabilir: “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda laiklik 2. madde kapsamında devletin temel nitelikleri arasında yer alır ve değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez maddelerden biridir. 1937’de Anayasa’ya giren bu ilke, devletin din karşısında tarafsızlığını, din ve vicdan özgürlüğünü, akıl ve bilimi temel alan hukuk düzenini güvence altına alır.
Anayasa’da Laiklik ile İlgili Temel Maddeler:
Madde 2 (Cumhuriyetin Nitelikleri): “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratiklaik ve sosyal bir hukuk devletidir.”
Madde 24 (Din ve Vicdan Hürriyeti): Herkesin vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahip olduğunu, ibadet ve dini ayinlerin serbest olduğunu, kimsenin ibadete zorlanamayacağını düzenler.
Madde 14 (Temel Hakların Kötüye Kullanılmaması): Anayasa’da yer alan hakların, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa, dini esaslara dayandırma amacıyla kullanılamayacağını vurgular.
Laiklik, 1924, 1961 ve 1982 anayasalarında devletin temel yapısını oluşturan, din ve devlet işlerinin ayrılmasını öngören temel ilkedir. “
Bu ülke harikalar ülkesi: Öyle ki, bu ülkede, her zaman sizi şaşırtacak bir şey oluyor. Anayasamıza göre laik olan Türkiye Cumhuriyeti’mizinin sayın savcıları, laiklik çağrısı yapan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını ifade vermeye çağırmış. Vatanımıza, milletimize hayırlı olsun.
* * *
Genç:”Burada, güçlü olan biziz!”
Peki, “güçlü” ne demek? Tanımı ve sınırları neler? Mesela, dünyadaki üniversite sıralamasında ilk 10’a girmiş BAÜ? Bilimsel çalışmalarla çığır mı açmışlar? Yoksa, senatör bir hocayı “üniversite senatosuna” almamak mı güç? Çevik kuvveti okulun içine ve dışına çekip, kapısına zincir vurmak mı?
Peki, aynı sorumlu cümledeki “Biz” ifadesi ile kimler kast ediliyor? Kampüse girmesi yasaklı mezun ve hocalar değil sanırım. Mesela, Tuna Tuğcu Hoca ya da senatör Ünal Zenginobuz Hoca ya da ,… bu “biz”e dahil mi?
Bir akademisyen olarak BAÜ’de çalışma şansı olmayan, ama sırtımı devlete yaslayıp akademisyen kadrosunu işgal eden biri olsam, ben de böyle bir cümle kurar mıydım? Bilimsel çalışmalarımla bir yere gelemedikten sonra, liyakatsiz olduktan sonra, kul hakkı yedikten sonra, bir değeri var mı?
Bir de, 28 Şubat’ta, yine devlette sırtını dayamışların aldıkları kararlara karşı en dik duran BAÜ’lü hocaların tüm emeklerini inkâr eden “Biz 28 Şubat’ta…” diye başlayan maduriyet edebiyatı yapanlara ne demek gerekir?
Genç vatandaşımız, sanki düşman toprağını işgal eden komutan edasıyla konuşmuş. Acaba Fatih İstanbul’u fethettiğinde böyle bir cümle kurmuş mudur?
Madem bu kadar güçlüyüz, diğer resimlerdeki istatistiksel bilgileri ne yapacağız?👈
Naci İnci 2022’de, BAÜ rektörlüğünde takılırken, kaba bir tabirle “onun borusu öterken”, durum şuymuş: “2022’de parasızlık nedeniyle ayda en az bir gün aç kaldığını söyleyen öğrencilerin oranı %18.”
A haber, %82 tok diye bu haberi yeniden yazabilir. Ama bu istatistiksel bilginin o aç kalanlara bir faydası var mı? Ben zamanında o aç kalan öğrencilerden biriydim. Herhangi bir siyasi gücün bir üniversitede “borusunu öttürmesinin” aç kalanlara ya da ülkesine bir faydası olacağından çok şüpheliyim.
Üniversiteleri akademisyenlere, rasyonal bilime ve bilimsel merakı olan öğrencilere bırakın artık. Bilimsel olarak geride kalırsak, ekonomik olarak da geride kalmaz mıyız? Mesela bugün, sosyal medya şirketleri ülkelerdeki iktidarları, siyasetleri, insanların yaşam biçimlerini belirliyor. Yarın, yapay zekânın da büsbütün devreye girmesiyle, başımıza ne geleceğini görmemek için ya kör ya da…
* * **+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*
Bu sayıları biliyor muydunuz?
Resmi kayıtlara göre 1501-1867 yılları arasında yaklaşık 12,5 milyon kişi gemilere bindirilerek Amerika kıtasına taşınmış.
Sadece taşınma sürecinde, hastalık ve kötü koşullar nedeniyle en az 1,8 milyon İNSAN hayatını kaybetmiş.
Yaklaşık 1200 gemiden bahsediliyor ve Afro-Amerikalı bir kadın şu soruyu soruyor: “Titanic adlı gemiyi ve yaşanan trajediyi herkes biliyor. Peki yaklaşık 2 milyon insanın ölümüne yol açan gemilerin adlarını bilen var mı?
Afrika köle ticareti 1807’de USA ve UK tarafından yasaklandı ve bu yasa 1 Ocak 1808 tarihinde ABD yürürlüğe girmiş. 1815′ yılında ise Viyana Konseyi’nde İspanya, Portekiz, Fransa ve Hollanda da köle ticaretini yasaklamayı kabul etmişler. Yine de, sadece 1807 ile 1860 yılları arasında İngiliz gemileri 1.600 köle gemisi yakalamış ve 160.000 esir almış insanı serbest bırakmış.
İnsanlık tarihi, aslında kötülük tarihi. Tarihi, kazanlar yazdığı için de; önümüze konmuş tarih, yalanlarla süslenmiş, allanıp pullanmış, tek taraflı ve aldatıcı.
Bu ülkeyi bir avuç azınlığın malı, bu milleti de aynı azınlığın kölesi olarak gören müstekbirlerin devri çoktan kapanmıştır. …. Ülkemizde zaman zaman hortlayan bu tür azgın azınlık vakalarının gerisindeki zihniyetle, siyasi istismarla ve sosyal sapkınlıkla mücadelemiz ilanihaye sürecektir.”
*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*
YORUMSUZ!
“Ülkelerin Mutluluk Düzeyi
S: Genel olarak değerlendirdiğinizde ne kadar mutlu olup olmadığınızı belirtir misiniz?
Ülkeler ortalamasında, 29 ülkede yaşayan bireylerin %74’ü mutlu olduğunu belirtirken (çok mutlu + mutlu), %26’sı mutsuz olduğunu ifade ediyor.Türkiye’de mutlu olduğunu söyleyenlerin oranı %59. Türkiye 2011 yılında Hindistan ile beraber en mutlu ülkeydi. 2026 yılına geldiğimizde ise en mutsuz üç ülkeden biri.”
Fransa’daki “Gisèle Pelicot” davası neyse, Türkiye’deki “Fatoş Pınar Türker” odur. İnsanlık onuruna karşı işlenen bu tür suçlara karşı, asıl utanması gerekenlerin kim olduğunu ortaya koyan “Gisèle Pelicot” gerçek bir kahramandır. Aynı şekilde, insanlık onurunu ayaklar altına alan kamu görevlilerinin asıl UTANMASI gereken olduklarını anlı açık ve ak olarak ortaya koyan “Fatoş Pınar Türker” de bir kahramandıır.
Koşulsuz, sorgusuz, sualsiz tüm kadınların ve onurlu tüm erkeklerinin sıralanması gereken taraf, “Fatoş Pınar Türker”ın tarafıdır. Belki bugün gücü elinde bulunduranların yanında hizalanmak karlı görünebilir ama tarihin yanlış tarafında olduğunuzu şimdiden ilan ediyorum.
Biraz yavaş ilerlese de, insanlık hep ileri gider!
*-**+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*
The “Gisèle Pelicot” case in France is the same as the “Fatoş Pınar Türker” case in Türkiye. Gisèle Pelicot is a true hero for revealing who should truly be ashamed of such crimes against human dignity. Similarly, Fatoş Pınar Türker is a hero for clearly and unequivocally demonstrating that it is the public officials who trample on human dignity who should truly be ASHAMED.
Unconditionally, without question, all women and all honorable men should stand on Fatoş Pınar Türker’s side. Perhaps aligning with those in power today may seem profitable, but I declare now that you are on the wrong side of history.
Humanity always moves forward, even if it’s a little slow!
*
**+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*
*
İbn Haldun’un “Mukaddime” adlı eserinde iklimin, toprağın ve yaşanılan çevrenin insan karakteri ile toplumlar üzerindeki etkilerini, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Coğrafya kaderdir” diye formülleştirmiştir. Ortadoğu coğrafayasında yaşayan insanın, bir anlamda kaderini, Amin Maalouf şu şekilde ifade eder:
“Her şeye üzülen ama hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlar. Şikâyet eden bir insanın çözüm aradığını sanırsınız. Hayır! Bizde insanlar çözüm için değil söylenmek için şikâyet eder. 50 sene aynı şey anlatılır, aynı gelir, aynı gider.”
In his work “Muqaddimah,” Ibn Khaldun describes the effects of climate, soil, and the living environment on human character and societies, a concept formulated by Ahmet Hamdi Tanpınar as “Geography is destiny.” Amin Maalouf expresses the fate of people living in the Middle East, in a sense, as follows:
“People who grieve over everything but care about nothing. You might think a complaining person is looking for a solution. No! In our country, people complain not for a solution, but to complain. The same thing is said for 50 years, the same comes, the same goes.”
*
**+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*
*
I want to share this recent decision by the Chinese government, as it helps us understand why China will always be a leader in the 21st century.
This decision, which puts an end to empty posts and shameful acts done solely for clicks, is an important step in protecting Chinese youth from the onslaught of “populism.”
In our country, I don’t see any serious steps being taken to protect the youth. Raising a resentful generation will not solve any problems; on the contrary, it is clear that these individuals, who have lost their analytical thinking skills and lack freedom, will be a burden both to the country and the world.
21. yy da Çin’in neden hep lider olacağını anlamamıza yardım eder diye, Çin hükümetinin bu son kararını paylaşmak istiyorum.
İçi boş paylaşımlar ve sadece tık almak için yapılan rezilliklerin sonunu getiren bu karar, Çin gençliğini “popülizm” saldırısından koruyamak için önemli bir adım.
Bizim ülkemizde, gençliği korumak için herhangi ciddi bir adım atıldığını görmüyorum. Kindar nesil yetiştirmek hiç bir sorununu çözmeyeceği gibi, analitik düşünme yetisini kaybetmiş, özgür olamayan bu bireylerin hem ülkeye hem de dünyaya yük olacağı aşikar.
Bu kitabı, ülkemin her vatandaşının okumasını isterim, dilerim. Ülkesine hayatını adamış, çağının çok ötesinde bir lideri göreceksiniz. Ekonomiyle, dış politakayla, kaderine terk edilmiş Anadoluyu nasıl yıldızlaştırdığının izlerini bulabilirsiniz.
*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*
Türkiye’deki özel okul fiyatları, Avrupa’da prenslerin gittiği şato okullarla yarışıyor
Bizim muhteşem halkımız, ABD’nin son başkanı için Sarı Kafalı Reis diyor. Sarı Kafanın İran için niyetine dair türlü söylenciler var. Ama kendisi apaçık söylemiş: Kendine biat eden bir yönetim. Diktatör/otoriter olması ya da olmaması Sarı Kafanın ya da Bibi’nin umrunda değil. Ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirilmesinin umrunda olmadığı bu kadar aşikâr ifade edilmişken, ortamlarda 🔯 bayraklarıyla dans eden İranlıyı görmeye devam eder miyiz?
Hegel demiş ki: Tarihten öğrendiğimiz tek şey, tarihten bir şey öğrenemediğimiz…
Savaşların kazanını olmaz!
İnsanlar, I. ve II. Dünya savaşlarının bu kadar çabuk unutulması ne kadar hazin! O savaşlardan sonra kurulan BM hâlâ işe yarıyor mu?
Bilimsel ve teknolojik gelişmelerle neredeyse ölümsüzlüğü bulacak olan insanoğlunun duygusal yaşam düzeyinin hâlâ çok ilkel kalması çok acaip!
İran ruhani liderini öldürmek için, çoluk çocuk demeden, liderinin bulunabileceği her yerin bombalanması hangi evrensel ahlaka uyar ya da nasıl rasyonele edilebilir mi? Vicdanlı, insanı erdemlere sahip bir insanın bunu olumlaması mümkün mü?
Bir yanlışın başka bir yanlışla değişmesi ya da bir kötülüğe yeni bir kötülüğün eklenmesi, insan olmanın erdemleriyle uyuşabilir mi?
Bir despotizmin başka bir despotizmle yıkılması dilemek ve oradan özgürlük çıkmasını beklemek gerçekçi mi; mantıklı mı?
Adil bir dünyada yaşamak için ya da bir sorun yaşandığında adalet beklemek için adil olmak gerekmez mi?
*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*
Tarihin öğrettiği şey şudur: İnsanlar, hükümetler tarihten hiçbir şey öğrenmemiştir.
*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*
Sosyal medyada ne kadar zaman geçirirsek, Mark Zuckerberg’ın daha da zengin olmasına o kadar katkı sunarız, diye düşünüyorum. “Social Dilemma” (https://www.netflix.com/title/81254224) belgeselinin konusuna daha fazla girmek istemem.
Son bir iki günlük gazete haberlerine bakmak daha eğlenceli. Mesela, hukuk devleti miyiz? Ne kadar hukuktan bahsedebiliriz sorularına yanıt buldum: 142 ülke arasında 117. sırada imiş. Bu sizi mutlu ediyor mu? En azında sürekli yargının bağımsız olduğunu iddia eden Adalet Bakanı ve iktidar için, tartışmaz müthiş bir başarı.
Buna paralel olarak, Avrupa Birliği uyumluluğumuz yüzde beş gibi komik bir sayıyla ifade ediliyor. Hukuk sıralamamız göz önüne alırsa, bir tutarlılık olduğunu söyleyebiliriz.
Başka ilintili bir haber, daha sağlıklı olaraka yaşamamız için “Green Peace” dava açmış ve kazanmış. Kime açmış? Bizim bakanlığımıza. Bizim bakanlığımızın bizi korumak için zaten “pestisit”li ürünler hakkında bilgi vermesi gerekmez miydi. Zaten onun görevi bu değil mi? Bunun için neden “Green Peace” dava açması gerekmiş ki? GDO’lu gıdaların üzerine bu bilgilerinin yazılmaması da ciddi bir sağlık ve hatta milli güvenlik sorunu değil mi? Umarım, “Green Peace” bunun için de dava açar. Kendisine hayrı olmayan bizler için tek umut “Green Peace” gibi görünüyor. 117. sırada hukuk üstünlüğünü ile yaşamaya razo bir toplum olarak; bunu da hakettiğimize inanıyorum.
Son resim de, “itibardan tasarruf olmaz” ilkesinin ne güzel bir kavram olduğunu görüyoruz. Bir üniversitede olmazsa olmaz, Rektörlük makamının konforudur. Yoksa, bilim yapılıp yapılmaması, öğrencilerin sorunları ihtiyaçları çok da kafaya takılacak şeyler değil.
BT= Burası Türkiye! BT yasaları… Hiçbiri yazılı değil… Zaten yazılı olan Anayasa’nın kararlarını bizzat, onun alt konumundaki mahkemler bile tanımıyor. Ama ülke de hukuk var (117. sırada) ve ağzını bışak açmayan onlarca hukuk fakültesi ve öğretim üyeleri var…
Komik walla. 😂 NOT: Hey Mark Zuckerberg bak bu yazı okunursa, payımı isterim…
Not 2: 750 milyon dolar gibi çok ciddi bir paranın akibetini sormak aklımın ucundan bile geçmez. Netekim, yerimizi biliyorum. 117. sıradayız. Yani çok normal…
*+*+*
Yarın, ülkemizde ve bütün İslam Dünyasında, Kurban Bayramı 1445. kez kutlanacak. Kaynaklara göre, İslam aleminde Kurban Bayramı, ilk kez, Hicri 2. yılında, Zilhicce 10 (Miladi: 9 Mart 624 Pazartesi) kutlanmış.
Bize öğretilen ve anlatılan, benim de uzunca süre inandığım Kurban Bayramı, sadece bir tatil veya hediyeler günü değil; derin bir manevi yenilenme, fedakarlık ve dayanışma pratiğidir. Bize öğretilen ve teoride olması beklenenleri yazayım:
Sadece, sözü-özü bir, ibadetin anlamını ve amacını idrak etmiş olan, hakiki iman ve itikat sahibi, tüm temiz kalpli insanların Kurban Bayramı mübarek olsun, yürekleri huzurla dolsun.
*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın eski başkanlarından Hafize Gaye Erkan’ın görevden ayrıldıktan sonra yararlandığı maaş hakkının geçen ayın ardından ermesinin ardından, Kanadalı Fairfax Financial Holdings şirketinde Bankacılık ve Sigorta Teknolojisi (Insurtech) Başkanı olarak göreve başladı.
Sözcü Gazetesi’nde yer alan habere göre Erkan’ın bu göreve atanmasına ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack referans oldu.
Kendisinin bu ÜSTÜN, OLAĞANÜSTÜ başarıları karşısında, aklımızdan yalnızca tek bir şey geçiyor: Ne başarılı bir vatandaşımız; bu başarılarından dolayı tebrik ediyoruz.
Suç kişiseldir ve ceza da kişisel olmalıdır. Babasını sevin ya da sevmeyin, ya da babası suçlu olsun olmasın, çocuğunu cezalandırmak da nedir!!!
Gençlerin bilimsel çalışmalar yapması her zaman desteklenmelidir. Eğitim hakkı, Anayasa’mızda en temel İNSAN haklarından biridir!
Atamızında bize yadigar olan tek mürşid, ilimdir, fendir.
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, dünyanın en güçlü emperyalist ülkelerini alt ederek kurduğu bu Cumhuriyet bu halde olmamalıydı. Üzgününüm! Yazıklar olsun!
*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*
Çözümsüzlüğün çözüm olarak sunulması traji-komik. Ama şaşırmayı çoktan unutmuş ve korku ile sindirilmiş kitleler için, bunun farkında olmak mümkün olmasa gerek. Zaten işlemeyen bu yüksek öğretim sürecine, yeni bir bagaj koymak; harika bir fikir!
Üniversitelerin, işsizliği gizleyen birer park alanı olduğu tezini güçlendiren güçlü bir adım…
Ülkede herkesin iyi yaşam hakkı olduğuna inanan ve savunan bir insan olarak, herkesin üniversite mezunu olmasını ya da herkes için çıkışın üniversite bitirmesi olması hem reel değil, hem de anlamlı değil. Daha da önemlisi, bugün bile yeterli ve kaliteli akademik personele sahip olmayan bu kurumları umut kapısı olarak göstermek insanı değil. Üniversite mezunlarının kurve ya da 3 harfli zincir mağazalarda kasiyer olması sizi üzmüyor mu? Kasiyer olmak için dört yıllık üniversite mezunu olunmasına gerek var mı gerçekten; ya da kurye olmak için? Bu affa sevinenleri anlamak da zor…
Üniversite affına el kaldıranların, işsizliğe çözüm getirecek kararlara el kaldırması gerekmez miydi?
Üreten bir ülke olma yönüne dönülmedikçe, istendiği kadar af çıkarılsın, öğretmenler özel okullarda onurlu bir yaşamı hayal edecek, 3 harfli zincir marketler ve kurye şirketleri bu dört yıllık mezunların kanını emerek daha da büyüyecek!
Milletler layık olduğu şekilde yönetilir vari bir söz duymuştum (açıkçası doğrusunu ve kaynağını bilmiyorum). Ama bugün bunun gerçekleştiğini kesin olarak söyleyebilirim. Bu basit tespiti, Amin Maalouf ise şu şekilde ifade eder:
“Her şeye üzülen ama hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlar. Şikâyet eden bir insanın çözüm aradığını sanırsınız. Hayır! Bizde insanlar çözüm için değil söylenmek için şikâyet eder. 50 sene aynı şey anlatılır, aynı gelir, aynı gider.”
*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*+*
Ormanda çıkan yangını söndürmek için bütün hayvanlar elbirliğiyle çalışıp su taşırlarken, filin gözü bir karıncaya takılmış. Sırtında bir su damlasıyla koşuşturan karıncaya sormuş fil “ne yapıyorsun sen?” diye. “Ormandaki yangını söndürmeye çalışıyorum” diye yanıtlamış karınca. “Arkadaş, minnacık bir karıncasın!.. Etin ne budun ne?.. Ezileceksin şimdi bu hengâmede çekil kenara. Senin taşıdığın damlayla söner mi bu yangın?” diye soran file yanıt vermiş karınca: “Olsun.. Hiç olmazsa tarafımız belli olur!”
Dün, Amin Maalouf’un bir cümlesini taşımıştım bu sayfaya. Belki bu sefer, sadece yangından şikayet etmekle kalmaz, bir damla su ile yangına yürür, tarafımızı belli ederiz: İnsanlıktan yana olduğumuzu, barıştan, huzurdan, özgürlükten yana olduğumuzu cesaretle haykırırız.
Diyeceğimi baştan diyeyim: Bu ülkede sosyal patlama yok. Hiç olmadı. Hiçbir zaman da olmayacak. M. Akif’ten esinlenerek şu söyleyebilirim: “Senin doların, euron, yapay zekân, acaip teknolojilerin, gelişmiş sanayin varsa, benim iman dolu göğsüm gibi serhadım var.”
Türkiye “Harikalar Ülkesi” olarak tanımlanmalı. İnkâr denilen bir sihirli değnekle yönetiliyor. Mesela, Türkiye’de her şey yolunda; dünyanın en mutlu halkı burada yaşıyor; vatandaşlarımızın maddi ve manevi hiçbir eksiği yok, maşallah…Acaip misafir perver, geleneklerine bağlı, asla yalan söylemeyen, asla riyakâr olmayan, kimsenin başkası hakkında kötü düşünmediği, konuşmadığı, başkasının hakkını çalmadığı gibi, onun haklarına, hukukuna, varlığına saygı duyduğu, güzel insanlar ülkesi.
Aslında, bunu ülkeye adımını atan her insan anında hisseder. Mesela, havaalanında taksiye binen bir turiste bu güzellikleri göstermek için bazen şehri iki kere tur attıran taksici kardeşlerimiz vardır. Rehber denilen meslek erbaplarının neferleri de, komisyon alacakları dükkanlara turistleri taşırlar… Garsonlar turistleri çekip dükkanlarına da sokabilirler, onları taciz de edebilirler. Gelen faturalardaki adil fiyatları anlamayan bu nankör turistleri, cennetten çıkmış sopa ile tanıştırmaları da bu sevgili dolu modern toplumumuzun özelliklerindendir.
Trafik sorunu bu ülkede yoktur. Eskiden ambülansa yol vermek gibi çağdışı kurallar vardı; artık uyan yok. Ne kadar pahalı bir araç kullanıyorsanız, o kadar yol üstünlüğüne sahip olduğunuzu ifade etmek isterim. Bu ülkede yaşamanın sevincini, huzurunu ve refahını damarlarında hisseden şoförler asla birbirlerine yol vermeme özgürlüklerini sonuna kadar kullanır; sinirlendiklerinde bunu silahlı ya da silahsız şiddetli duygularla gösterebilirler. Mesela, trafik sıkışıklığında canı sıkılan baklavacı kardeşler, hamile bir kadın sürücünün arabasını yeniden şekillemek için aynasını kaldırmayı önermişlerdi, sonra da arabanın dengesini test etmek için arabanın üstünde tepinmişlerdi. Başka bir ülkede olsa, bu insanların iyi niyeti sorgulanırdı ve çok ağır cezalar alırlardı. Neyse ki, cennet vatanımızda anlayışı yöneticilerimiz bu tür bir adaletsizliğin oluşmasına asla fırsat vermezler. Sanırım herkesin trafikte yaşanan bu ve benzeri güzel anıları yeterince vardır. Benim yeni örneklerle sizleri sıkmama gerek yok.
Türkiye’de işsizlik olduğu bir yalan. Üç harfli (BİM, A101, ŞOK vb.) mağazalara bakarsanız, çalışanların 4 yıllık üniversite mezunları olduğunu görebilirsiniz. Çoğunlukla kadın olan bu çalışanlar, sadece kasiyerlik değil, mağaza içinde her şeyi yapıyorlar. Çok sayıda erkek üniversite öğrencisi ve mezunu da kuryelik yapıyorlar: Hem para kazanıyorlar hem de motosiklette kullanmanın keyfini yaşıyorlar.
Bizim gibi zengin bir ülkenin, A’dan Z’ye tüm yöneticileri, kendi konumlarının temsilinin aslında bizim, yani yüce milletimizin temsili anlamında geldiğini iyi bildikleri ve kavradıkları için ” itibardan tasarruf olmaz” demekle kalmamış, bunu en iyi şekilde hayata geçirmişlerdir. Hemen hemen A’dan Z’ye tüm yöneticilerimizin makam aracı var, çok şükür. Bunu listelemek bizim gibi zengin ve büyük bir devlet için imkânsız. Sadece daha birkaç gün önce önümüze düşen haberi paylaşmak isterim: “Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, bir süre yerli üretim TOGG yerine 32 milyon 600 bin TL değerindeki Mercedes AMG-S 600 model makam aracını kullanmasıyla gündeme geldi.” Hay Maşallah ya… O kadar zenginiz ki, bu hanefendi için 32600000 TL’yi trink saymış devletimiz. (Azgın azınlık… gısganın… Özür dilerim… O kadar sevinçiyim ki, bir takım art niyetli kişilere olan duygumu ifade etmeden duramadım… Azgın aızınlık… Çoğu fakir zaten… Ama onların nsaipsizliği bizim devletimizin zenginliği ile ilgili değil. Zaten G20’deyiz biz. Onların çoğunun ağzı açlıktan kokuyor… neyse… kalbiminin temizliğini ve yüceliğini bu densizler için bozamıyacağım…) Aile Bakanımıza dönersek, kendisinin temsil ettiği bakanlığın faaliyetlerinden çokça edilmemesi de önemli. Bazı kökü dışarıda kötü niyetli insanlar bakanlığın kadın ve çocuk hakları hakkında çalışmalarını zayıf bulabilir. Ama bizim yüce milletimiz bu tür dedikodulara asla prim vermez. Mesela, ilk ve orta okullarda günde bir öğün yemek verilmesi gibi komünist söylemler, gerek Millî Eğitim Bakanımız, gerekse Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanımız tarafından kesinlikle ciddiye alınmamış ve gündeme getirilmemiştir. Ama hamdolsun ki, aç da olsalar, okullarda ilahi okunması özendirilmiştir. Zaten, muhterem ZÜBÜK Efendizadenin şu şahane beyanını tekrarlamayı bir borç bilirim:”Ruhun doymadıktan sonra, kuru bilginin kime faydası var?” Zübük Efeni Hazretleri, bu söylem bu durumlar için söylenmemiş midir?
Kadınlar da çok mutlu bu ülkede. Genelde evlendikleri insanlar tarafından katlediliyorlar. Ama evlilik şartı yok; eski sevgilileri, hatta sevmedikleri, takıntılarına karşılık vermedikleri erkekler tarafından da katlediliyorlar. Genelde çok az cezalarla ve ceza indirimleriyle ödüllendiriliyorlar. Nende? Çünkü tıpkı ülkedeki hâkim erkek anlayışı gibi, bu durumlarda kadını erkeğin malı olarak görüyor. -“Kocandır, sever de, döver de” bir söylem var. Böyle bir dilin olması bile benim iddiamı kanıtlamaya yeter. Sahiplenmeyi “sevme” olarak bu zihniyet ne diyor, -“seni başkasına yar etmem,” ya da -“ya benimsin, ya kara toprağın,” ya da -“sen karışma, bu benim namus meselem,” …. Bu kadar mı? Hayır! Bir de “takrik olma” durumu var: “Dişi köpek kuyruk sallamazsa…” -“Sen böyle giyinirsen…” -“Sen bu saatte…”
Yok bir de mayfa varmış ülkede… Yok İstanbul’da güpe gündüz sokak ortasından mafya hesaplaşmaları oluyormuş… Sorun ne? Gece mi çatışsınlar… Peki neden çatışıyorlar? Çünkü paylaşılmayan bir zengilik var ortada… Demedim ülkemiz çok zengin diye… Hep bu anarşikler ülkemizin uçtuğunu kabul etmiyor. İngiltereden çöp bile ithal ediyoruz… Kaçak göçmenleri zaten sürekli ithal ediyoruz. 18-35 yaş arası binlerce erkek Afganımız var (neden kadınlar ve çocuklar ve başka yaş grupları yok diye soracak değiliz. Bizim Ensar kültürümüzü kimse sorgulamasın…)
Neyse… Aşağıdaki resimlere bakıp bakıp, ülkemizde asla ve kat’a bir sosyal patlama olmadığını ifade etmek isterim (sadece bir iki günlük birkaç gazetenin manşet haberleri; yani çok da bir araştırma yapmaya gerek kalmadan). Sevgili okurlarım, bunun aksini iddia edenlere itibar etmeyiniz. Nur içinde yatsın, sevgili Zübük Efendizade de hep böyle buyururdu: “Gördüğünüze, duyduğunuza, bilimsel deneylerle ortada apaçık olanlara dayanarak fitne çıkarılmasına razı mı olacaksınız, yoksa benim iman-itikat dolu sözlerimin zenginliğiyle kalbinize nur doğuracak sözlerime mi?”
Zengin ve “ünlü” tipler uyuşturucu ve seks ticareti yapıyormuş (Ne var bunda, herkes pudra şekerini sevmiyor diye oluyor böyle şeyler…)
Trafikte canını sıkanı vurmuş (Silahı nereden bulmuş diye soracak değiliz. Bak durumu ne kadar iyi, vermiş parasını almış)
Neymiş, 100 TL için birbirini ezmişler. 50 TL için mi ezselerdi? Bu gazetecilere de Allah akıl ve fikir versin. Birbirimizi ezmek ve linç etmek için bizim paraya ihtiyacımız var sanki.
Çıkmış eski Merkez Bankası başkan yardımcısı, yok et iki de bir yenmiyormuş da… Et sağlıksız… Sağlıklı olsa yenirdi. Bak, bir yeşil mercimek çorbası yapayım, sen de bir daha etin adını ağzına almazsın. Cahillikten walla. Bilmiyor adam… Mercimek çorbasını, ki biz askerde kendisine KARA ŞİMŞEK derdik, bilmiyor…