Bitmeyen iç kavgalarım

06 Mart 2003

Çoğu kez, “Ben neden bu denli hırçınım, neden?” diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Daha doğrusu; kendimi, kendi kendimle kavga ederken yakalıyorum… Komik değil mi? Değil aslında… Dürüst olursansanız, sizde bu durumu yaşamaşsınızdır. Tamam, benim ki gibi kronik bir şekilde olmayabilir ama yaşamışsınızdır.

Bu kavgaların nahoş yanı, insanın kendini tam olarak bilememesinin verdiği o belirsizlik duygusuyla, kaygıylarla yüzleşmesi. Sonra, yeniden ve yeniden kendinizi sorguluyorsunuz: Kimim ben? Gerçekten kimim ben. Yok adımı biliyorum, yaşımı, medeni durumumu, hatta mesleğimi biliyourm, ama kimim ben. Mesala, vefalı bir insan mıyım, yoksa vefasız mıyım? İyi miyim, kötü müyüm…

Belki, beni bu sorgulamaya iten şey, sadece yanlızlığımdır? Çok yalnız kalmış olmamdan mı gerçekten bunlar?
HAYIR… Aslında anlam arayışımın uzantısı yada yansıması…

İlk başta, yanlız olmak, bu sorgulamayı kolaylaştıracak gibi geliyor. Yani, “etrafta kimse yokken, herşeyi itiraf etmek o kadar zor değil” diye düşünüyorsunuz. Ama olmuyor. Okkanın ucu hep kaçıyor: Ya kendinize karşı daha sert oluyorsunuz ya da daha yumuşak… Ama olduğu gibi değil, kesinlikle değil… Peki neden değil… Neden insan kendine bile dürüst olamaz, açık olamaz.. Mesela şöylece itirad etsem ne olur ki: “Evet, kendini beğenmiş biriyim; ukalayım; kendinden başka herkesi küçümseyen bir edayla doaşıyorum ortalıkta. Her şeyi çözmüş, her şeyin en doğrusunu bilen bir insan egosuyla dolaşıyorum etrafta. O kadar özgüvensizim ki, benim doğrularımın, anlayışlarımın dışındaki her şeye düşmanım. Üstüne, “bu insanlar gerçeği nasıl göremiyor?” diye serzenişlerde bulunmaktan da kendini alamayan kaba biriyim.” Sonra, bu dediklerimden de şüpheye düşüyorum. Gerçeten öyle mi? Birine soralım diyeceğim ama “onun beni yansıtan doğru ayna olduğunu nereden bileceğim ki” diyerek konuyu usulca kapatıyorum.

Aslında, azıcık kafamı çalıştırdığım anlarda; insanın ne denli sınırlı ve aciz, ne denli çaresiz, ne denli zayıf olduğunu görebiliyorum. Kendimin ne kadar aciz olabildiğini görebiliyorum. Bu kadar aciz bir insanın, kibirli olması, en fazla bir maske olabilir gibi geliyor. Oysa ben, kendini maskelerin arkasına saklayabilecek biri değilim. Yok, dürüstlük prensibiyle alakalı değil söylediğim; onu yapacak bir yapım, yeteneğim yok. O yüzden kibirli olduğumu düşünmüyorum (ya da inkar ediyorum.)

Düşünüyorum da, her şeyin doğrusunu bilen insan huzurlu ve mutludur; dışarıdaki rüzgarlardan etkilenmez. Aksine, o rüzgarın varlığından keyif alır ama onunla sürüklenmez… Farklılıklara güler, geçer, onların seçimlerine saygı duymaz belki, ama onlara, onların varlığına saygı duyar.

Kendime de çok kızmıyorum; kızamıyorum. Amacımda da, niyetimde de bir sorun yok: Yaşamı özgürlükçü, adaletli, saygılı ve onurlu bir şekilde yaşanması gerektiğini düşünüyorum, düşlüyorum. Diğer yandan, bu düşleri gerçeğe dönüştürmek, yani teoriyi pratiğe dökmek, o işte bambaşka bir şey. İyi niyetli olarak çıktığım yolda, bu tür ithamlarla yüzleşmem o kadar da şaşırtıcı değil belki de… İnsanlara aciz olduğunu hatırlatmak, onları kızdırıyor ve size saldırıyorlar. Belki de, içten içe bildikleri gerçeklerle yüzleşme korkusu, onları saldırganlaştırıyor ve kolay olanı seçiyorlar: Beni suçluyorlar. Oysa, benim düşüncelerimin onları rahatsız edebilmesi için, onların bu sözleri ciddiye almaları gerekiğini, yani kendi sorumluluklarını hatırlamıyorlar…

Hayır hayır! Aslınada kendime çok kızıyorum: İnandığım bu gerçeklerin dışında gerçeklikleri olan insanların beni etkilemesine, beni üzmesine, beni öfkelenmesine izin verdiğim için. Huzurla, onlar istediği müddetçe, istediği kadar kendimi ifade etmeliyim ama onları ne yargılamalı, ne küçümsemeli ne de onlara öfkelenmeliyim. Zaten öfke bir zayıflık göstergesi: Onları benimsemiyorum ama onlar gibi olmaktan korkuyorum: Özgüvenim ne denli zayıfmış meğer. Yoksa insan neden bu denli kavgacı olur, neden kendi doğrularını başkalarına da kabul ettirmeye çalışır? Tüm insanlığın bekası ve mutluluğu için mi? İnanmam ki böyle laflara… İnsan hep kendi için yaşar; “güzel bir dünyada yaşamak için güzellik eker, zengin yaşamak için paraya satar ruhunu, özgür bir dünyada yaşamak için özgürlük savaşçısı olur…” Başkaları için değil, ama ille de kendi için… Don Kişot da kendisi için savaştı yel değirmenleriyle… Birilerinin onayını almak için, birilerinin beğenisini toplamak için değil.