Hava ağır ağır kararıyordu. Evlerin perdeleri çekiliyor, ışıkları birer ikişer yanıyordu. Yaz akşamlarının güzelliğini artırmak istercesine esen ılık rüzgâr, çam ağaçlarının yalıyor, sokaklara kokusunu taşıyordu. Bu saatlerde, şehrin yoksul mahallelerinden Hürriyet’te, bahçeler ve sokaklar çocukların hâkimiyetindeydi. Güneş, uzaktaki dağların arkasında koyboluyordu. Anneleri, kendilerine yardım etsin diye kız çocuklarını çoktan eve çağırmışlardı bile. Babalarının dönüşüyle birlikte, erkek çocukları da birer ikişer evlere dağılacaklardı.
Genelde ip atlamayı tercih eden kız çocukları, -arasırada olsa- erkek çocuklarla beraber saklambaç, evcilik, istop gibi oyunlar da oynarlardı. Ama bazı erkek çocukları kızlarla kesinlikle oynamazlardı: Onların tercihi ya futbol ya da cıncık oynamak oluyordu.
İki katlı bir evin bahçesinde ise iki küçük çocuk çelik çomak oynuyordu. Pencerden onları seyreden lisedeki abileri Mehmet, kendi çocukluğunu anımsıyordu. Ayıplanma korkusu olmasa, o da onların yanına gidip, onlarla oynayacaktı. Mehmet’i daldığı düşüncelerden, evin çalan zili uyandırdı. Kapıyı açan annesi, “Mehmet oğlum,…” diye başlayan cümlesini bitirmeden Mehmet kapıya gelmişti zaten. Kapıda Ali’yle birlikte, Hasan, Hüseyin ikizlerini görünce çok sevindi. Onları içeri buyur ettiysede, gelmediler: Zaten içeride sıkıldıkları için dışarı dolaşmaya çıktıklarını ona haber vermeye gelmişlerdi. Ali üstteki komşularının oğluydu; Hasan ve Hüseyin ise Ali’nin amcasının oğullarıydı. Aileleri köyde oturan bu ikiz kardeş, liseyi okumak için gelmişlerdi amcalarının evine. Ama Hasan çok başarılı değildi; sınıfta kaldığı için lise ikide, diğeri ise, tıpkı Mehmet gibi lise son sınıftaydı.
Şehir merkezinden uzak bu mahallenin bir sınırını olan askeri bölgenin tellerine kadar yürüdüler. Orada nöbet tutan askere selam verdiler. Selamlarına alan asker, sigaralarının olup olmadığını sordu. Hasan cebinden sigarayı çıkartırken, asker Adanalı olduğunu, nöbetlerin çok sıkıcı olduğunu anlatıyordu. Uzatılan sigarayı alırken, iki de bir arkasına bakmayı ihmal etmiyordu. Sigarayı yaktıktan sonra manita falan muhabbeti açmaya çalışınca, gençler askeri azarladı. Herkesin bir anası, bacısı vardı; bu konuşmalar yakış almazdı. Birden bire gençlerle askerlerin arasındaki dikenli teller, kalın duvarlara dönüşmüştü. Asker, “yok yanlış anladınız” diyerek toparlamaya çalıştıysada, artık çok geçti. Dönüş yolunda da bir müddet konuşulan bu konudaki en sert çıkışlar, içlerinden en genci olan Ali’ye aitti.
Eve yaklaşırken, konu dönüp dolaşıp her zamanki hayallerine gelmişti sıra: Dünya turuna çıkma hayaline. Hepsi de üniversitede iyi bölümlere girecek, bitirdikten sonra da iyi paralar kazanacaklardı. Sonra biriktirdikleri paraları birleştirip, dünya turuna çıkacaklardı. Hayali kazançlarını cömertçe paylaşırlarken, komşuları Sultan Teyzenin bağırtısını duydular:
“Gençler şu çocukları ayırın Allah aşkına, kızın şunlara bir güzel. Hiç laftan sözden anlamıyorlar. Nedir benim bunlardan çektiğim!”
Ankara’dan teyzesini ziyarete gelen Sinan’la dalga geçiyordu mahallenin çocukları; cıncığa misket dediği diye. En çok da halasının oğlu Mert’e canı sıkılmıştı Sinan’ın: O niye elle beraber olup akrabana atıyorsun ki? Sonra hepsi birbirine bağırmaya, kafa tutmaya başlamıştı. Mahallenin çocukları Sinan’a “çikolta çocuğu, büskivi çocuğu” deyince de ortalık karışmıştı. Mert, hem arkadaşlarıyla kötü olmak korkuyor; hemde hiç tanımasada akrabası olan Sinan’ın dayak yemesini istemiyordu. Yoksa buranın çocukları, bu sıska Ankara’lı çiğ çiğ yerlerdi.
Mehmet koşarak çocukların yanlarına gitti. Onu görünce itişme kalkışma hemen durdu ve hep bir ağızdan konuşmaya başladılar. O arada diğer gençler de geldi. Her biri, çocuklardan birini kenara çekiyor; kardeşçe oynamalarını öğütlüyorlardı. Ortalık iyice yatışınca: “Bak efendi olmazsanız, hepinizi döverim valla” dedi Mehmet abileri.
Hiç çocuk dövdüğünü gören olmamıştı Mehmet’in ama herkes ondan hem çekiniyor, hem saygı duyuyorlardı. Bunun bir nedeni Mehmet’in mert, saygılı ve alçak gönüllü bir genç olmasıydı; diğer bir nedeni ise geçen yıl yaşanmış bir olaydı. Oldukça sakin, ağırbaşlı efendi olarak bilinen bu karayağız delikanlı, o gün aslan kesilmiş; caddeden geçen bir otomobili durdurup, şöförüne kafa atmıştı. Bunu gören mahallenin diğer gençleri ne olduğunu anlamamışlardı ama adamı da bir güzel benzetmekten kendilerini alamamışlardı. Mahallenin yaşlıları olmasaydı, adamı komalık edeceklerdi. Mehmet’in dediğine göre olay, mahallenin namusunu korumaktı: Araba yavaş yavaş gidiyormuş; şoförde yoldan geçen kadınlara bakıyor, laf atıyormuş. “Ulan sen pezevenk, mahallenin kadına sen laf mı atıyon” diye bağırarak, arabanın üstüne yürüyünce; şoför arabayı durdurup, aşağı inmiş. Mehmet’i çocuk sayıp gözüne kestiren şoför, “sana ne lan it” diye Mehmet’e yanıt verince, Mehmet adamın suratına kafayı atmış. Yaşlılar, adamı arabasına bindirip yolladıktan sonra gelip Mehmet’in sırtını sıvazlamışlardı:
“Afferin lan oğlum!”
“İyi yaptın valla.”
“Aslansın lan”
“Böylelerine dersini vereceksin ki…”
Ama içlerinden emekli öğretmen olan Cemal dayı Mehmet’in koluna girip, kenara çekmişti onu:
“Bak Mehmet, gençsin, delikanlısın, kanın yerinde durmuyor. Haksızlığa, adaletsizliğe sessiz kalamıyorsun. Bu güzel ama böyle öfkeyle hareket edersen geleceğini yakarsın. Ne güzel okuyorsun; oku! Yalnızca baban gurur duymuyor seninle, buradaki herkes gurur duyuyor seninle, ben gurur duyuyorum. Oku ki, büyük adam olasın, bizim hakkımızı her yer de savunasın; belki meclise bile girip, bizim haklarımızı orada savunursun. Anladın mı? Böyle adam döverek sorun çözülmez.”
Bu lafları ilk duyduğunda, “Elini öptüğüm Cemal Dayı, sen de biliyorsun olayı, nasıl öfkelemeyeyim. Bugün o adamı dövmezsek, yarın analarımız, bacılarımız nasıl sokağa çıkacak” demişsede, daha sonra düşününce Cemal dayının ne demek istediğini anlamış ve ona hak vermişti. Ondan sonrada kavga ettiğini gören pek olmamıştı. Yine de bu olayla birlikte insanların ona bakışı değişmişti. İnsanların ona verdikleri payeler onu gururlandırken, beklentileri omuzlarında gittikçe ağırlaşan bir yük oluyordu. Böyle çelişik duyguları yaşadıkça yüreği sıkışıyor, bir çıkış bulamıyordu.
*
Gençler, çocuklardan biraz uzaklaşıp, bahçeden içeri girince kahkalarla gülmeye başladılar. Çocukların surat ifadelerine, söylediklerine, kendilerini haklı çıkarmak için yaptıklarını taklit edip gülüyorlardı. Sonra, konu dolaşa dolaşa aşka geldi. Ali hariç, hepsinin gönlünde bir güzel yatıyordu. Konu buraya gelince, Ali, onları eleştirme gereği duydu:
“Az önce askere ahlak dersi veriyordunuz, şimdi siz başladınız, ‘Yok Canan varya Canan, çok güzel kız vallaha’”
Ali’nin bu çıkışı bir anlık bir sessizliğe neden oldu. Mehmet sessizliği ilk bozan oldu ve aşkla bir kızdan söz etmekle, bir kızı etten ibaret görmenin farklı olduğunu söyledi. Ali, tartışmada yenik duruma düşmek istemiyordu, karşısındaki haklı da olsa, onun söylediklerini kabul etmek gücüne gidiyordu:
“Benim ablama hiç kimse âşık olamaz!”
Hepsi birden güldü. Amcoğlu dedi, Hüseyin;
“Bu nerden çıktı şimdi. Ama insanlık senin kafana uysaydı, Âdem-Havva ile başlayan insanlık tarihi onlarla birlikte biterdi. Sevmek Allah’ın emri, günah olan zina.”
Mehmet araya girdi:
“Bak şimdi sen onbeş yaşındasın, daha sevdaya düşmedin. Yoksa aşık oldunda bize mi söylemiyon” dedi; gülüştüler.
Ortalığı karıştırdığı gibi toparlayan Mehmet, yüzüne ciddi bir ifade vererek devam etti: “Birine sevdalanırsan, onunla yatmak aklına bile gelmez. O senin için kutsaldır; onunla sevişip kirletmeyi aklından bile geçirmezsin. Onunla evlenirsin, onunla tüm hayatını geçirmek istersin. Bu kötü bir şey değil. Ama bir sürü aşağılık erkek, kadınları evlenme vadiyle kandırıp, günahına girer. Çünkü o kadını sevmez, onu sadece et olarak görür, şevhet olarak görür. Kötü olan bu!”
Mehmet, Ali’nin yüzüne bakıp ikna olmadığını düşündü:
“Ne?”
Ali, diğerlerinin kendisine gülmesinden çekindiği için aklındaki sormak istemiyordu. Mehmet çok ısrar edince, cesaretini toplayıp sordu:
“Gerçekten âşık olduğun kızla sevişmeyi düşünmüyor mu insan! Sen düşünmüyor musun?”
Her bir ağızdan çıkan “tabii…” sesi yükseldi ortalıkta.
Pencere açıldı. Kardeşi, Mehmet’i yemeğe çağırıyordu. Dağıldılar.
Makinist baba, bu günde evde yoktu. Mehmet, ellerini yıkayıp sofraya oturduğunda, kardeşleri Ahmet, Altan çoktan oturmuştu. Annesi bir tencere getirip yanına koydu, arkasından da kız kardeşi Gülistan ekmek sepetiyle geldi mutfaktan. En küçükleri Altan, babalarının ne zaman geleceğini sordu.
“Cuma” dedi annesi. Altan hemen ikinci sorusunu sordu:
“Cuma ne zaman?”
“Yatacağız, kalkacağız, yatacağız kalkacağız baban gelecek.”
“Yarın mı yani…”
Konuşmanın iyice uzayacağını düşünen Mehmet araya girdi;
“Amma uzattın be Altan, çalışıyor adamcağız işte. İşi bitince gelecek!”
Mehmet’in bu çıkışından sonra pek konuşma olmadı sofrada. Babası evde yokken, evin erkeği oydu. Annesi, bu ilk göz ağrısının hatrına hiç dokunmuyordu. Ona hiç kızmamıştı. Bambaşka bir bağ vardı onunla arasında. Hiç bir çocuğunu diğerinden ayrı tutmazdı ama Mehmet’in yeri ayrıydı.
Gülistan yer sofrasını toparlarken, Mehmet geçenlerde okulda yaşanan bir tartışmayı hatırlıyordu. Nasıl başladığını anımsamadığı kadın erkek eşitliği tartışmasının içinde bulmuştu kendini. Kadın erkeklerin eşit olduğunu inandığını ama herkesin farklı rollerini olduğunu savunuyordu. Nazan, Mehmet’in söylediklerine öfkeyle karşı çıkmıştı.
“Ne demek roller farklı? Yani bizim rollerimiz ev işlerini yapmak, çocuk doğurmak, çocuk büyütmek; siz beyfendilerinki de çalışmak para kazanmak mı? Sen kalkıp suyunu bile kendin içmiyorsundur Allah bilir. Evdeki kadınlardan biri suyunu getiriyordur.”
“Evet, suyum ya annem ya da kız kardeşim getirir” dedi Mehmet. Kadın erkek eşitliğini savnmasına rağmen aldığı bu tepkiye çok sinirlenmişti. Bir yandan ateş saçan bu gözlerin, sinirlenince daha bir güzel oluğunu düşünüyordu; diğer yandan bu keskin konuşmayı gururuna yediremiyordu. Kızdığı için, inanmadığı şeyleri savunmaya başladı:
“Kadınla erkek eşit değildir zaten. Erkek üstündür. Bilimsel bunlar. Erkeğin beyni, kadınınkinden 250 gram daha fazla…”
Nazan ve diğer kızların öfkelendiğini gören öğretmen, Mehmet’in konuşmasını kesmiş; sınıfı sukunete çağırmıştı:
“Ne oluyor Mehmet, ne biçim sözler onlar. ”
“Ama hocam gördünüz…”
“Tamam, tamam” diye sözünü kesti sonra. “Adam gibi sakin sakin, mantıklı bir şekilde bir konuyu tartışmaktan acizsiniz. Yarın liseyi bitireceksin ve şu halinize bir bakın…”
*
Mehmet kalkıp sofra bezini toplamaya başladı. O sırada mutfaktan gelen Gülistan,
“Abi ben toparlarım” diye atıldıysa da Mehmet, “ben de yapabilirim” diyerek işine devam etti. Sofra bezini mutfaga götürünce, annesi şaşırdı:
“Sen niye zahmet oldum. Gülistan toplardı.”
Annesinin yüzüne bakan Mehmet, onun şaşkınlığını, mahçupluğunu gördü. Bu kadar basit bir yardımın bile, annesini bu kadar çok şaşırtmasına hayret etti. Sonra, şaşkınlığına şaşırdı: Bu evde erkeklerin hiç bir ev işine karıştığı görülmemişti. Makinist baba maaşı alır annenin eline sayardı ama asla bir iş yapmazdı. Yemeği, çayı, suyu önüne gelirdi.Kız çocukların okumasının iyi bir şey olmadığını söyleyip, Gülistan’ı orta okula göndermemişti. Mehmet bu duruma çok üzülmüştü ama itiraz bile edememişti; çünkü, babaya karşı gelinmezdi. Gülistan’ın ağlaması da işe yaramamıştı. Her zamanki gibi annesi sessizce kenarda olup biteni seyretmişti. Daha sonra annesine, Gülistanın okula gitmesini isteyip istmediğini sorduğunda, annesi onun yüreğine ok gibi işleyen sözler söylemişti:
“ İsterdim elbet! Bak bana, babanın eline bakıyorum. Yarın Gülistan’da bir başkasının eline bakacak. Ne olurdu kendi paramı kendim kazansaydım. Elin kahrını çekmeseydim.”
“Sen okumak istermiydin ana?”
“Kim beni okuduk ki? Ah keşke… Ne olurdu kendi paramı kendim kazansaydım. Elin kahrını çekmeseydim.”
“El kim anne? Babamla biz mi” diyerek konuşmayı zevzekliğe vermiş ama içten içe çok üzülmüştü. Birisi annesi, diğeri babasıydı. Babası güçlüydü, evin geçimini o sağlıyordu. Çok emekçi bir insandı, gece gündü çalışıyordu, emeği ödenmezdi, ama… Çocukken annesini dövdüğünde araya girmeye çalışmış, babası da kaldırıp onu kenara atmıştı. İki yıl kadar önce, saçma sapan bir nedenden sinirlenen babası, annesine vurmaya kalkınca, Mehmet araya girmiş, babasına engel olmuştu. Çok sinirlenen babası ona bir kaç tane vurmuştu ama Mehmet hiç tepki vermemişti. Daha sonra sakinleşip, yumuşayan makinist, hem kendine karşı durdu oğluna öfkeleniyor, hem de o kadar vurmasına rağmen “gık” bile demeyen oğlunun kendine gösterdiği bu saygısı karşısında gururlanıyırdu. Bu olaydan sonra, babası bir daha karısını dövmeye kalkışmamıştı.
Nazan’ın ne kadar da haklı olduğunu şimdi anlıyordu. Soğuk suyla bulaşık yıkıyan annesinin kızaran ellerini seyrederken, yüzü kızarıyor, içinde fırtınlar kopuyordu.
“Ana yardım edeyim mi”
“Yok oğlum, ”

