Karanlık

Öykü

KARANLIK


Karanlık, nem ve sidik kokan bir yere koydular Hasan Ali’yi. Kalın taş duvarlar dışarıdaki
havanın sıcaklığını, güneşin aydınlığını sızdırmıyordu. Kapının da penceresi yoktu: kapının
küçük sürgüsü ara sıra açılıyor, bir çift göz içeriyi süzüyordu. Hasan Ali dertop olmuş, bu iki
metrekarelik dikdörtgenin bir köşesini büzüşmüştü. Zaten içeride oturacak bir yerde yoktu.
Karanlıkta, kendi karanlık kaderinin acımasızlığıyla cebelleşiyor, soğuk terler döküyordu.
Daha on dört yaşındaydı ve devletin cırnağına düşmüştü: Bu düşünceyi sürekli aklından
geçirirken bir an gülümsedi. Aklına, bu cümlenin dedesine ait olduğu geldi:
Jandarmalar komşu köyden bir adamı, koyun çaldı diye yakalamış, karakola götürmüşlerdi.
“Adamı karakolda jandarma dövmüş ama ne dövmek” dedi, bu olayı dedeme anlatan Veli
Dayı: “ Adam köye geldiğinde bakışları donuklaşmıştı, ayakta duracak hali yoktu.” Veli Dayı
sözünü bitirince dedem derin bir nefes çekmiş, “Allah kimseyi devletin cırnağına ”
düşürmesin demişti.
Tüm kemiklerinin sızladığını hissetti ilk kez; ondan önce yaşadıkları korkunç bir kabus gibi
gelmişti. Burnundaki kan pıhtılaşmış, akmıyordu artık. Ağzında bir uyuşma hissi ve ağrı
vardı. “Devletin cırnağı böyle kesiyormuş demek adamı” diye düşündü ve bu düşünde bir
mırıltı şeklinde karanlıkta yayıldı, taş duvarlara çarpıp yere düştü. Bir an dedesinin sesini
duyar gibi oldu: “Ailemizin (Kendirlerin) muradı Hasan Ali!” Kulak kabartı ama ses yoktu
ortalıkta.
Hasan Ali, Kendirler ailesinden Mustafa’nın dört kızdan sonra doğan biricik oğluydu. Eğer o
doğmasaydı, kör ocak olacaklardı.Doğduğunda iki dedesinin adını alsın istediler: Hasan Dede
ile Ali Dede çok eski iyi dosttular ve aynı zamanda amca oğullarıydı; bu yüzden de ikisi de bu
durumdan memnundu. İki dede de bu torunlarına çok sevgi ve muhabbet besliyorlardı ama
Ali dedesinin bunu gösterecek çok vakti olmadı; daha üç yaşında kaybetti!
Hasan dede onu hep “babam” diyerek severdi, hep dizinin üzerinde oturturdu. Kız torunlaına
hiç yüz vermeyen bu sert toprak adamı, Hasan Ali denince pamuk şekeri gibi gönlü
yumuşuyor ve tatlılaşıyordu. Ablaları da ocaklarını umutları olan Hasan Ali’ye çok
düşkündüler ama büyük ablası Meryem bir kat daha fazla bağlıydı kardeşine. Ta
bebekliğinden itibaren onun her türlü sorunuyla, ihtiyacıyla ilgilenmiş, adeta annelik
yapmıştı; oysa topu topu dokuz on yaş vardı aralarında.
Hasan Ali sekiz yaşına geldiğinde, ablası Meryem’den ayrılacağını söylediler. “Meryem
ablam gidiyor Hasan Ali” dediler. Hasan Ali bu işe bir anlam veremiyordu, neden gitmesi
gerektiğini anlayamıyordu. Neden evlenmesi gerekirdi ki? Ablasını götüren komşu köyden o
Kör Hamza’yı hiç sevmemişti: ilk gördüğü andan itibaren nefret ettiğini göstermekten geri
kalmamıştı; tokalaşmamıştı, onun yanına oturmamıştı. Aslında Hamza kör değildi, sadece
güneşten gözleri kamaştığı için gözleri kısarak bakıyordu. Gerçi Hamza badem gözlü de olsa
Hasan Ali için bir şey değişmezdi her halde.Kör Hamza içeri girince Hasan Ali dışarı
çıkıyordu, onunla aynı ortamda olmaktan hep kaçıyordu. Hatta bir keresinde, daha da ileri
giderek, Kör Hamza’ya vurmaya çalıştı. Hiç neden yokken hem de: Hamza, Hasan Ali’yi
görünce, “nasılsın Hasan Ali” demişti; onun yanıtı da böyle olmuştu. Aslında yanıtı çok
samimi ve açıktı: “Senden nefret ediyorum, gücüm yetse seni parçalarım!” Annesi hemen
olaya müdahale etmişte olsa Hasan Ali mesajını vermişti. Kuşkusuz Kör Hamza, olayı
büyütmemiş, çocukluğuna vermişti.

Kız istemeye tam on kere gelinip gidilmişti; birden bire kızı vermek, onun değerini düşürürdü
çünkü. Bu sayı daha da artacaktı ama araya hatırı sayılır insanlar, Hasan dedenin asker
arkadaşı Halim Çavuşta girince, onuncu gelişlerinde söz kestiler. Harmandan sonra düğün
kurulacaktı. Kimse Meryem’e fikrini sormadı, kimsenin aklına da gelmemişti zaten. O
gözlerini kısarak bakan uzun boylu sarı adamla bir ömür geçirecekti. Bu evden gelinliğiyle
çıkacak ve artık bu evin kızı olamayacaktı. Babasının nazlı kızıydı Meryem; çocukluğunda o
uyurken hep saçlarını okşardı esmer güzeli Meryem’inin: Aslında çoğu kez Meryem uyumaz,
uyuyor numarası yapar ve bu anlarda dünyanın en mutlu kızı olduğunu düşünürdü. Meryem’i
vermek babasına ağır gelmişti, bir akşam ahılda davarın yemin verdikten sonra, kenara
çömelmiş ağlamıştı bile. Sonra hemen kendini toplamış, gözlerini silmiş ve o ciddi ifadesini
takınarak eve dönmüştü. Kimse de fark etmemişti zaten. O akşam, yıllar sonra ilk kez yeniden
Meryem’in yatağının başına çömelmiş, kızının o yumuşak ipeksi saçlarını okşamıştı: Meryem
uyuma numarasını yapmak yerine babasının eline gelmiş; elini öpmüştü. Babasının gözü
dolmuş, Meryem ise gözyaşlarına boğulmuştu. Annesi müdahale etmese bu sahne uzayıp
gidecekti: “Bir tek senin mi kızın evleniyor Bey, bende anamın babamın dizinin dibinden
kopup gelmedim mi?” Hanımı haklıydı ama, işte aması var.
Zaman her zamanki gibi tüm acımasızlığıyla hızla akmış, ekinler biçilmiş, hatta harman
edilmeye başlanmıştı. İşler iki haftaya kadar bitecek gibi görünüyordu. Kör Hamza, babası, o
köyün ileri gelenleri gelip, günü kesinleştirip gitmişlerdi. Altı ay su gibi akarken, o üç hafta
an kadar kısa gelmişti Hasan Ali’ye. Düğün-dernek kurulmuş; törelere uygun ve anlı şanlı
denilebilecek bir düğün yapılmıştı. Hasan Ali, ablasının kırmızı kurdelesinin babasıyla
birlikte bağlamıştı: Bu onu hem onurlandırmak, hem de sakinleştirmek için verilmiş bir
payeydi. Dedesinin telkinleriyle oldukça ağırbaşlı bir tavır sergilemişti Hasan Ali ama yine de
Meryem ata bindirilip komşu köye, yeni evine doğru yola çıktığında, dedesinden bıçağını
istemeyi ihmal etmemişti. Dedesi Hasan Ali’nin önünde eğilmiş, en şefkatli sesiyle sormuştu:

  • “Ne yapacak bıçağı babam.”
    “O Hamza ağabeyi keseceğim.” Dedesi ona hiç kızmadan, bunun böyle olması gerektiğini,
    törelerini anlattı. Bir şeyi töre emrediyorsa yapılmalıydı; hoşumuza gitse de gitmese de.
    Hasan Ali’nin hiç hoşuna gitmemişti ama töre!…
    İlk iki yıl çocuğu olmadı Meryem’in. Kimisi onun kısır olduğunu, kimisi Kör Hamza’nın
    hayır etmediğini, hep dövdüğü için çocuğa kalamadığını söylüyordu. Hasan Ali bu
    konuşmaları ne zaman duysa dalıyor, dişlerini sıkıyordu. Ara sıra kilitli dişlerinin arasında
    “töre” lafı çıkıyordu. Bir ara Kör Hamza’nın Meryem’in üzerine kuma getireceği bile
    söylendi. Neyse ki evliliklerinin üçüncü yılında bir kızı oldu Meryem’in. Gerçi bebek kız
    olduğu için kimsenin çok fazla hoşuna gitmemişti ama Meryem’in kısır olmadığı da ortaya
    çıkmıştı. Fatıma doğalı daha bir yıl bile dolmadan, Meryem’in yeniden hamile olduğu haberi
    geldi. Hasan Ali’nin annesi köyün çıkışındaki dilek ağacına Meryem’imin oğlu olur inşallah
    diyerek kırmızı bir çaput bağladı. O günden sonra her akşam, Hasan Ali annesini Meryem
    ablasının bir oğlu olsun diye dua ederken buluyordu. Hasan Ali’de içten içe dua ediyordu
    ama sesli dua etmek gücüne gidiyordu: Bu aynı zamanda Kör Hamza için de iyi bir şeydi ve o
    hala Kör Hamza’dan nefret ediyordu.
    Hasan Ali, avluda oturmuş, dedesinden “Zühre” yıldızının öyküsünü dinlerken babası geldi.
    Meryem’in bir oğlu olduğu müjdesini verdiler. Herke çok sevinmişti bu müjdeli habere ama
    Hasan Ali durgundu. “Pabucun dama atılır diye mi korktun” dedesi, Hasan Ali’nin saçlarını
    okşarken. O her ne kadar “yok öyle değil” dediyse de, hiç kimse ona inanmadı ve itirazlarını
    dedenin söylediğine delil saydılar. İki sonra dedesi ve ninesiyle birlikte Meryem’i ziyarete
    gittiler. Ablası evlendi evleneli ilk kez bu köye geliyor, ilk kez eniştesi Kör Hamza’nın evine

geliyordu. Hamzagil bu erkek evlattan o kadar mutluydu ki, sevincini tüm gelenle cömertçe
paylaşıyordu. Onları görünce de çok yoğun bir ilgi ile karşıladı, sürekli ikramlarda bulundu.
Meryem, Hasan Ali’yi bağrına bastı ve ağladı: “Gözümde çok tütüyordun, iyi ki geldin” dedi.
Hasan Ali de çok duygulandı, ama artık kendini erkek olarak gördüğü için kendini
duygularına bırakmadı. Ablası küçük Abbas’ı Hasan Ali’nin kucağına verdi. Hasan Ali
ürkerek: “Abla ben bebeği incitmeyeyim…” Meryem kardeşine cesaret verdi, o da biraz daha
tuttu kucağında. Gözlerinde gurur ve sevinç vardı. Yeğeni Fatıma’yı sordu, ninesinin yanında
olduğunu öğrendi. Gidip onu buldu, dizine oturtup sevdi.
Hasan Ali, ne kadar babasını sevmiyorsa da küçük Abbas’ı çok seviyordu. Fırsat buldukça
dedesinden izin alıp, bir saat yol yürüyerek ablasıgile geliyor, abası seviyor sonra da köye
dönüyordu. Ablası, yolda bir şey olur diye endişeleniyor, onu görmekten çok mutlu olduğu
halde, gelmemesini tembihliyordu. Hasan Ali, “ben artık çocuk değilim abla diyor” iki üç
hafta da bir yaptığı ziyaretlerinden vaz geçmiyordu. Kör Hamza’da ablası da kalması için çok
ısrar ediyor ama bu ısrarlara hiç kulak asmıyordu.Hasan Ali belinde taşıdığı toplu tabancaya
güveniyordu aslında ama bu dedesi ile aralarında sır olduğu için kimseye söylemiyordu.
Hasan Ali ile dedesi avluda oturmuş çay içerlerken babası geldi. Hasan Ali her zaman ki gibi
babasını görünce toparlandı, ayağa kalktı. Yüzü bembeyazdı. Sessizce dedesinin yanına
oturdu. Dedesi Mustafa’nın yüzüne baktı. Mustafa:
-“Baba, Meryem düşmüş kolunu kırmış” dedi. Dedesi o yörede en iyi sınıkçı olarak bilirdi.
-“Hadi gidelim” dedi.

  • “Dede ben” dedi Hasan Ali .
    -“Sen sonra gelirsim babam” dedi. “Evde erkek kalmıyor o zaman .” Dede içeri girdi, elinde
    bir küçük bir bez torba çıktı. Yola düştüler. Köye vardıklarında, Kör Hamza onları büyük bir
    hürmet ve iltifatla karşıladı. Onlara dua etti, çünkü onlar olmasaydı nice olurdu hali. Gözünün
    incisi Meryem’i düşüp kolunu kırmıştı. Dedeyi Meryem’in yattığı odaya aldılar. Dede kırığa
    bakar bakmaz:
    -“kim kırdı” dedi.
    -“Valla düştüm dede” dedi Meryem inleyerek ve göz yaşları sel gibi akmaya başladı.
    -“Tamam benim kızım, tamam” diye teselli verdi. İçeriye bağırıp “sıcak su kaynatın, sabun
    getirin, leğen” dedi.
    Hamza’nın kız kardeşleri sabun getirdiler, suyu da ocağa koyduklarını söylediler.
    -“Kızım” dedi dede Hamza’nın kız kardeşlerine, “şu üzümlerinin çekirdeklerini çıkarın ama
    hiç çekirdek kalmasın ha!” diyerek elindeki bez torbayı uzattı. Kızlar kara üzümün
    çekirdeklerini çıkarıp getirdiklerini çekiç istedi. Sonra o üzümleri iyi dövdü ve hamur haline
    getirdi. Su kaynamıştı getirip dedenin önüne koydular. Dede sıcak suyu ılıtıp Meryem’in
    koluna dökmeye başladı.
    -“Kızım canın biraz acıyacak ama kemikleri iyi oturtmalıyız” dedi ve sabunla kola hafif masaj
    yapmaya başladı. Sonra dinamik bir hareketle kemikleri oturttu ve o anda Meryem’in keskin
    çığlığı duyuldu. Kimse meraklanıp içeri gelmedi, bunun çok acılı bir iş olduğunu herkes
    biliyordu. Sonra sıcak suyla yüzeyi duruladı, hamur olmuş üzümü o bölgeye yapıştırdı.
    Yanında getirdiği ince tahtalarla kolu sabitledi. Meryem’i anlından öptü, “geçmiş olsun benim
    kızım” deyip çıktı. Hamza kalmaları için çok ısrar etti ama evden merak ederler deyip yola
    düştüler. Eve geldiklerinde Hasan Ali onları kapıda karşıladı. Bir sürü soru sordu, dede sakin
    cevaplar verdi, Meryem’in ayağının takılıp düştüğünü, kolunu kırdığını anlattı.
    Ertesi gün Hasan Ali ablasına gitmek istediyse de izin vermedi, sonraki günlerde.Dedesine
    neden gitmesine izin vermediğini sorunca, “ablan canına düşmüş, bir de sen yük olma”
    diyordu hep ama bir gün ağzından “o kör Hamza kızın canına düşmüş” lafını kaçırdı. Hasan

Ali, “ne dedin, niye öyle dedin dede” gibi bir sürü soru sorduysa da, dede “lafın gelişi
söyledim” deyip kestirip attı. Aradan bir ay geçince, dede kendisi de merak ettiği için Hasan
Ali’yi göndermeye karar verdi.
Hasan Ali koşarak yola çıktı. Bir saatlik yol ona bu sefer daha da uzamış gibi geldi, oysa daha
hızlı gelmişti. Kapıda bağırışmalar duydu, kapıdan içeri kafasını uzattı, Hamza Ablasını
sopayla vuruyor, ablası da acı içinde haykırıyordu. Ağza alınmayacak küfürler ediyordu.
Belindeki soğukluğu hissetti, eliyle kabzayı kavradı. Eli ayağa titriyordu ama bu aşağılık
herifle yüzleşmekten de kaçamazdı: Bir küfür savurup ablasını bırakmasını emretti. Kör
Hamza döndü, önce şaşırdı, sonra “sana da…” diye başlayan