Konfor içinde duyarlı olmanın dayanılmaz hafifliği
Basit bir gözlem olarak şu çıkarımıma karşı çıkan bir sürü insan olacağını düşünüyorum: “Duyarlı dediğimiz insanların büyük bir çoğunluğu bile, aslında, kendi konfor alanlarında duyar kasıyorlar.”
Türk milliyetçisi bir arkadaşımız, Türkiye’deki konforununun içinde, Doğu Türkistan Türklerine yapılan insanlık dışı davranışları, asimilasyonu nefretle kınayabiliyor. Keza, Kuzey Makedonya’daki Türkler için de, Bulgaristan içindeki Türkler için de, buna benzer bir duyarlılık içinde. Oysa, başka halklar/milletler/uluslar için aynı duyarlılığa sahip değil. Başka bir ulustan bahsetmeye başlarsanız, AMA ile başlayan onlarca itiraz alırsınız. Bu itirazların hiç biri, yapılan kötü davranışı/muammeleyi açıklamaz ya da haklı çıkarmaz. Hatta, haklı olduğunuz bir davanız varsa bile, insanlık suçu işleyerek bunu düzeltemezsiniz.
Holokost ve Yahudilere yönelik insanlık ihallerine duyar kasanların, aslında, bu konfor alanında kendilerini güvende hissettiklerini söyleyebiliriz. Belki, evet, onlara karşı da bir takım saldırılar vardır ama kendi savunma hattınının içinde bir konfora sahiptir. Mesela, bir Budist’e, Müslüman’a, Hrıstiyan’a ya da bu ve benzeri inançlar arası çatışmalara, insanlık suçlarına duyarsız kalabilir. Mesela, kendi ülkemiz için söylüyorum; Alevilere karşı işlenen aşağılama, yadsıma, dışlama, sistem dışına itme gibi insanlık suçlarından başlayarak, işkenceler, katledilenmlerine sessiz kalabiliyor ya da cılız bir ses çıkarabiliyor. Diyelim ki, Ermeni yurttaşlarımıza karşı yapılan ayrımcılığa ses çıkarabiliyor ama şu an için adete şeytanlaştırılmış Kürt gazetecilere, Kürt aktivistlere karşı yapılan yanlışlara YANLIŞ diyemiyor. Bu yazının kaleme alındığı 2023 yılında, sistemin meşru muhalifi olan gazetecilere yapılan haksızlıklara ses çıkaran kesim, yine aynı sistem tarafından dışlanan Kürt gazetecilere karşı ağzını bile açmıyor. Çünkü, konfor içinde yaşadığı bir ortam var; orada onaylanan bir eleştiri sınırı var. O sınırı aşmak kolay değil. Kabul ediyorum. Kabul edemediğim, bu tür kimliklerle, başka insanlara jaka satmaları; başka insanları duyarsızlıkla suçlama cüretini göstermeleri. “Senin gibi yalandan, kısmen duyarlı olacağıma, duyarsız olmayı yeğlerim” diyen birine de verecek yanıtları vardır elbet; ama önemi yok.
Sanırım, insanlık ciddi bir dış tehditle karşılaşmadan, insanlık ortak paydasında buluşmak yerine, yapay ayrımlar üzüerinden birbiri üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaktan vazgeçmeyecek. Sanırım, böylesi bir durum çok yakında yapay zeka -artificial intelligence-AI tarafından gerçekleştirilecek. Ben, yine de, “Uzaylı İstilası” olasığını asla yabana atmıyorum. Bu tür bir dış tehdit gelmeden, yapay ayrımlar üzerinden birbirimizden uzaklaşmaya devam edeceğiz. Oysa, siz nasıl sınıflandırırsanız sınıflandırın, temel malzeme insan. Kimi, A ülkesinde doğduğu için, A milletinin bir ferdi olmaktan gurur duyuyor, A dilini konuşmayı meziyet sayıyor; A dininin üyesi olarak şimdiden cenneti garantilemiş olmanın sevinciyle çoşuyor. Oysa, bu müthiş sınıflandırmalara girmek için hiçbir şey yapmadı; sadece doğrulduğu için; annesi, onu o ülkede doğurduğun için böyle. Aynı şekilde, B ülkesinde doğduğu için, B milletinin bir ferdi olmaktan gurur duyuyo bir başkası, B dilinin üstünlüğünü ispat etmeye çalışırken, tabii ki, en doğru inancın B dininin üyesi olmak olduğunu bildiğini anlatıyor. Aynı şekilde, çok sayıda insan da, C, D,…,Z sınıflandırması içinde benzer duyguları yaşıyorlar. Oysa, hepsinin temel ortak özellikleri (ait olmak, birey olmak, sevmek ve sevilmek istemek vb) üzerinde odaklansalar, aslında bir olduklarını da anlayacaklar. Doğal temel benzerliklerini hiçe sayan yapay farklılıklarının bu kadar öne çıkması ne kadar doğal bilemiyorum. Bunun böyle olmasını açıklamak çok zor. Bana göre, bu durumu en iyi açıklayan ifade Erich Fromm’a ait: Özgürlükten Kaçış. Özgür olmayan bir bireyin seçimlerinden de bahsemeyiz; onun için seçilenlerden bahsedebiliriz. Özgürlük kavramını tartışmadan önce, basit bir tespiti buraya bırakmak gerekiyor: Özgür insanları yönetmek çok zor; özgür insanlara hükmetmek ise imkansızdır. O zaman, neden insanların özgürlükle tanışması istensin ki? Yine, insanın, özgürlüğü olan açlığı; ya da özgürlüğe kavuşmadan önce içinde hissettiği boşluğu yok etmek mümkün değil. Mümkün değilse, özgürlüğüne kavuşmak için mücadele edenler olacaktır. Ama bir çoğunu, sanal özgürlüklerle aldatmak da mümkündür. KONFOR alanları, aslında, bir nevi bu yanılsamalar için muazzam ortamlardır.
Şimdi buraya nereden geldik diye bir parantez açmak gerekiyor. İnsanların kendilerini kurtarması, aslında sorgulayarak elde ettikleri özgürlükler içinde yaşaması olarak tanımlayabiliriz. Kişiler, kendilerini aldatma gereği duyuyorsa, akıllarının almadığı süreçler yaşanıyordur ve / ve ya özgürlüklerinin farkında değillerdir; seçim yapabildiklerinin (ve beraberinde sorumluluk alabildiklerinin) farkında değillerdir. Farkındalık o kadar kolay elde edilemeyebilir ama bazen de farkından olmaktan kaçar insan; özgür olmaktan, sorumluluklarıyla yüzleşmekten… Ama hayat BOŞLUK kabul etmez, bizim kaçındığımız her şeyin yerine bir şeyler doldurur. Çoğu zaman aldatma, aldanma, yadsıma… basit şeyler… komplo teorileri… mantıklı olmak zorunda değil… ama bir açıklama işte… aklının alabildiği (mantığının değil)… rasyonel sorgulamaktan uzaklaşarak akıl sağlığını bu şekilde korumak isteyebilir. Parantezi burada kapatmak çok zor ama konudan büsbütün kopmamak için, burada parantezi kapatıyorum.
Özgür olmak ne demek? Hatta özgürlük ne demek? Özgürlük kötü bir şey mi ki, insanlar özgürlüklerinden kaçsınlar? (Erich Fromm’un “Özgürlükten Kaçış” adlı kitabının beni en zorladığı kısmı, başlığıydı.) Açıkçası, bu sorulara verilecek net yanıtlara sahip değilim. Bu zorluğu aşacak yaklaşım, sorunun yönünü değiştirmek olabilir. Belki, önce neyin ÖZGÜRLÜK olmadığını bilirsek, ÖZGÜRLÜK kavramına daha çok yaklaşmış olabiliriz. Ama bunu başka bir yazıya bırakmak en iyisi.

