Muharrem

Muharrem, –ki aslında herkes ona Maho derdi- her zaman olduğu gibi bilgisayarın karşısına oturmuş, ihale için teklif hazırlıyordu. Müdür öyle koşullar konulmasını istemişti ki, bu ihalenenin kime gideceği gün gibi aşikardı; bir tek şu firma yapsın denmediği kalmıştı. Yaptığı bu zırvalıktan o kadar sıkılmıştı ki, sürekli yazım  hataları yapıyor; sonra yaptığa hatalara bakıp, böyle hataları nasıl yaptığına şaşarak düzeltiyordu. Suratında yaşamsal bir ışık yoktu, mekanikleşmiş bir halde, elleri klavye ve fare arasında hareket ediyor, sürekli ekrana bakıyordu. Bir ara ekranda kendi yansımasını gördü. Gördüğü o yüz gerçekten kendisinin miydi? Bu sorunun yanıtını vermek ne kadar da zordu. İnsanlara karşı hep gülümseyen o yüz gitmiş, yerine bu gelmişti. Zamanında okuduğu kitaplardan birinde geçen bir ifadeyi hatırladı: “Üretmek insanın yaşama sevincidir; mutlu eder.Yaptığınız iş sizi yoruyorsa, yaşamı ıskalıyorsunuz demektir.” Bu cümleyi anımsamasına şaşırdı. Nerden aklına gelmişti ki şimdi? Hangi kitapta yazdığını hatırlamaya çalıştı ve o an çok uzun zamandır hiç kitap okumadığını fark etti. Yaptığı iş ağır sayılmazdı ama kendini yorgun hissediyordu.

Ne olmuştu ona? Nasıl bu hale gelmişti. Ne kadar idealistti üniversitede okurken; hayalleri, ütopyası vardı. Şimdi şu yaptığı işe bak; ısmarlama ihale teklifi hazırlamak! Bu iş için üniversitede  okumasına ne hacet vardı ki? İş ilanını anımsayıp gülümsedi; “tecrübeli  makina mühendis  alınacaktır…” Oysa, bilgisayar bilen herkes yapabilir bu işi! Boşuna mı okumuştu bunca sene? Hani üretim mühendisi olacaktı, araştırma-geliştirmede çalışacaktı… Dört yıl önce mezun olurken ki ruhu neredeydi ki?  Muharrem –ki aslında herkes ona Maho derdi- düşüncelere dalmış, kendiyle hesaplaşırken kapı vuruldu.

“-Giir!” 

“Selamın Aleyküm,  ben Seyit beyi soracaktım?…”

İçeri giren adama, daha cümlesini bitirmeden oda arkadaşı Seyit ayağa kalmış, “Vay aleyküme selam, Bahattin kardeşim…” diyerek adama yönelmişti. Hararetli bir şekilde, iki elleriyle tokalaştıktan sonra, ofis arkadaşım, diyerek Mahoyla tanıştırdı. Maho ziyaretçiye “merhaba” dedikten sonra, sıkılı sıkıla yaptığı işine döndü. Konuşmalardan, misafirlerinin, Seyit’in üniversiteden arkadaşı olduğunu; yedikleri, içtiklerinin ayrı gitmediğini; birbirlerini ne çok sevdiklerini; hep birbirlerini yad ettiklerini öğrendi. Ne hikmetse, Seyit bu adamın adını bu güne kadar hiç zikretmemişti. En azından Maho hatırlayamadı. Seyit telefon açıp, iki çay söyledi. Kapattıktan sonra, samimiyetsiz zoraki bir gülümse eşliğinde  “Maho, sen de içer miydin ya…” diye sordu.

“Sağ ol Seyit, siz keyfinize bakın; ben şimdi içmeyeceğim.”

İki eski can dost, muhabbeti koyulaştırdıkça koyulaştırdılar. Bahattin, sürekli Rusya’ya gidip geldiğini, işlerinin çok yoğun olduğunu anlattı.  Sonra konu Seyit’in üniversite de tanıştığı, çok beğendiği ama daha sonra alevi olduğunu öğrendiği için soğudu kız mevzusuna geldi. Meğer bu bilgiyi Bahattin ona vermişmiş. Kızla Bahattin aynı bölümdeymiş; Seyit’in ciddi ciddi kıza kapıldığını görünce de, bölümde soruşturmuş, öğrenmiş.

“Az daha boku yiyordun oğlum; kız sana söylemediydi değil mi? Kandıracaktı seni…”

“Söylememişti gerçektende. Ama sorduğumda inkar da etmedi. Aksine, ‘bu senin için önemli mi’ gibi saçma sapan bir soru sordu. Tabii ki önemli dedim. Sonra, ‘neden’ demez mi? Bende sayıp döktüm bildiklerimi… Sonra dedim ki kıza…”

Bu sırada Maho, bilgisayarda bir şeyler yapıyormuş gibi yapıyor ama hiçbir şey yapamıyordu. Seyit Maho’nun alevi olduğunu bilmiyor muydu? Biliyordu da neden böyle alçakca konuşuyordu? Ofis arkadaşının saldırgan söz ve tavırlarına gülümseyerek yanıt veriyor ama bu gülümseme yüzünün kızarmasını perdeleyemiyordu. Alnındaki damarlar şişiyor, yüreği sıkışıyordu. Oysa Maho’nun bu gülümsemesi, arkadaşını yüreklendirip coşturuyordu. Bu sırada Maho  ellerinin  titremeye başladığını fark etti.

Seyit, hararetle hikayesini anlatmaya devam ediyordu:

  “Kız kıpkırmızı olup gitmişti, bir daha konuşmadık zaten…”

  “Ne söylecekti ki Seyit’im; mum söndürüp… tövbe tövbe…”

Bu son cümle Maho’yu çileden çıkarmıştı. Ellerinin titrediğini fark edince, sigara içme bahanesiyle ofisten çıktı, merdiven boşluğuna yöneldi. Yasa gereği, kapalı ortamlarda sigara içilmediğinden;  çalışanlar, sigara içmek için yangın merdiveni boşluğunu kullanıyorlardı. İnsanları sigara içmekten caydırmaya yönelik bu yasanın işe yaramadığı, merdivenlerdeki insanların çokluğundan belli oluyordu.

Maho, sinirli sinirli gülümseyerek sigara içmekte olan arkadaşlarını selamlayıp, ilk gördüğü basamağa oturdu.  Titreyen elleriyle ceketinden tabakayı çıkardı. Tabakadaki sigara kağıdı demetinden bir yaprak koparıp, sol elinin baş ve işaret parmaklarının arasına uzanacak şekilde yerleştirdi.  Sağ eliyle bir tutam tütünü kağıdın üstüne koydu. Gözüne, koyduğu tütün azmış gibi geldi; uzanıp azıcık daha aldı.  İki elinin başparmaklarını kullanarak; tütünü, sigara kağıdın ortasında, dengeli bir şekilde dağıttı. Sonra rulo şeklinde tütünü sardı. Açıkta kalan kenarı, yaptığı bu ince ruloya yapıştırmak için, diliyle ıslattı.  Başparmaklarını yeniden harekete geçirip, sarma işini bitirdi. Sardığı sigarayı ağzına uzatınca, birden   bir çakmağın sigarasının ucuna doğru yanık bir şekilde uzandığını fark etti. Sigarasını yakmadan önce, gözleriyle çakmağı tutan elin sahibini aradı ve kolu izleyerek aradığı yüzü buldu: Ahmet’ti bu. Maho’nun, en eski arkadaşlarından biriydi. Aynı mahallede büyümüş, aynı okullara gitmiş, bir tek üniversitede ayrılmışlardı. Ama hiç kopmamışlardı. Buranın, elaman almak için verdiği iş ilanını Maho’ya veren de  Ahmet’ti. Maho, kardeşi kadar sevdiği Ahmet’i görünce, bir an şaşırdı. Ayağa kalmak için yaptığı atağı, omuzundan bastırarak engelleyen  Ahmet, ona oturmasını işaret etti.

Maho gülümseyerek Ahmet’in halını hatırını sordu. Ahmet, ona yanıt vermek yerine, uzun uzun yüzüne baktı. Hala titremekte olan eliyle sigara tutuşuna baktı. Maho, onun bu manalı  bakışına ne anlam vereceğini bilemedi:

  • “Nee?”
  • “Maho, iyi misin?”
  • “İyiyim, niye sordun?”
  • “İyiysen kötü?”
  • “İyi olmak, kötü olur mu hiç.”
  • “Oğlum, şimdi ortada hiçbir şey yoksa kötü; çünkü, merhaba deyip şuraya çökerken, beni görmedin bile. Geldiğinden beri seni izliyorum. Yani, yüzüme bakmadın diyerek alınganlık yapmama gerek yok değil mi?”
  • “Abi saçmalama ya? Valla, görmemişim” dedi gülümseyerek.  “Canım sıkkındı biraz, bir sigara içip açılayım diye buraya geldim.”
  • “Hani iyiydin! Ben senin ciğerini bilirim oğlum. Hep gülüyorsun ya, herkes de seni gamsız sanıyor. Bu gülümsemenin sıkıntıdan olduğu çok belli.  İnsanlar nasıl anlamıyor, ben ona hayret ediyorum. Neyse, boş ver şimdi. Ne oldu, onu anlat. Niye titriyor senin ellerin bakayım? ”
  • “Oda arkadaşım işte. İleri geri konuşuyordu da…”
  • “Oğlum saçmalama lan. Herkes konuşur, senin ağzını mı diktiler, sen de konuş. Ne dedi? Adam gibi anlatsana şu işi.”

Maho’nun anlından boncuk boncuk terler akmaya başladı. Gülümsemesi, sadece ağzını açıp, dişlerini göstermesi şekline dönüşürken; gözleri hep bir yeri arıyor gibiydi. Ahmet içinden, şimdi yutkunacak diye geçirirken, Maho yutkunuyordu. Birkaç kez daha yutkunduktan sonra, Ahmet’e doğru eğildi, sesini iyice kısarak:

  • “Aleviler mum söndürüp… ”
  • “Saçmalama lan, hangi çağda yaşıyoruz? Bu zamanda hala böyle şeylere mi inanıyor insanlar? Yok daha neler?”

Ahmet, Maho’ya gerçekten inanmamıştı. Onun gerçek sorununu saklamak için böylesi bir hinlik yaptığını düşündü. Lisede de yapardı böyle şeyler: Bir dersten kötü not alınca hep böyle bir espiri yapardı: ‘Adam benim alevi olduğumu anlayınca, notumu kırmış. Yoksa ben birinciydim.’ Sonra da gülerlerdi saatlerce… Maho’nun yüzü sapsarıydı ve gözlerinde bir parlaklık göremedi; yılgın, solgun bir hali vardı.

–    “Sen ciddisin” dedi.

–    “Ciddiyim.”

Sünni bir aileden gelen Ahmet, bunca yıldır arkadaşlık yaptığı Mahonun bu kadar bitkin gördüğünü anımsamıyordu. Aralarında hiç böyle bir sıkıntı olmamıştı. Çocukken, sokaktaki arkadaşları bir gün Ahmet’e, “Onlar kızılbaşmış, yaa…” demişlerdi. O da, akşam olunca, bugüne kadar  hiçbir Cuma namazını kaçırmamış olan babasına  fısıltıyla “Baba, Maho kızılbaşmış” demişti. Kafasına okşayan babası, “ne olmuş oğlum; kızılbaş insan değil mi! Onlarda Müslüman; onlarda Allah’a, peygambere inanıyorlar” demişti.

“Yani kötü bir şey değil mi? Ama çocuklar öyle söylediler ki…”

“Değil! Biz yaratılan her şeyi severiz; Yaradan’dan ötürü. Allah katında kimin hoş olduğunu, Allah’tan başka kimse bilemez. Bizim dinimizin güzelliği de bu; Allah’la kul arasında kimsenin olmadığını ayan beyan söyleyerek; insanların inançlarını kullanarak yada fesat sokarak çıkar sağlayanlara yüz vermemek.”

O günden sonra, Ahmet, bu konuyu kimseyle konuşmadı. Arkadaşını seviyordu; bugüne kadar ne bencilliğini gördü, ne riyakarlığını, ne namussuzluğunu… Annesini, babasını, kardeşlerini biliyordu; onlar da iyi insanlardı. İnsanlar neden bilip bilmeden konuşuyorlardı ki? Gözlerini yumup, birbirini görmeyen insanların savaşıydı bu. Ayağa kalktı; 

  • “Maho, ben Seyit’le bir konuşayım ”
  • “Dur Ahmet, gitme. Boş ver…”
  • “Asıl sen dur! Bu çağda bu kafalar…”

Hırsla gitti, kapıyı çalmadan içeri girdi. Seyit evraklara dalmıştı. Misafir gitti demek diye düşündü. Hırsla Seyit’in masasına yöneldi. Vucudu gerilmiş, avının üstüne atlamaya hazır bir kaplan gibiydi:

“Sen ne biçim adamsın lan? Hiç utanman yok mu? Utanmıyor musun insanlara iftira etmeye? Ne gördün, ne biliyon anlat!”

  • “Neden bahsediyorsun Ahmet ya; bir sakin ol bakalım; ağır ol!”
  • “Şu mum söndüren Alevilerden bahsediyorum…”
  • “Haaa… şu mesele…”
  • “Haaa, o mesele…”

O sırada, Ahmet’in arkasından gelen Maho, araya girdi:

–    “Boş ver be Ahmet!”

  • “Ne hakkı var ya, insanların namusuna laf etmeye…”
  • “Ne namusundan bahsediyorsan lan sen” diye bağırdı Seyit.

Ne olduğunu anlayamadan, ağzından burnundan kan geldiğini fark etti. Canı çok yanıyordu; az önceki öfkesi daha da katmerleşmişti. Küfür etmeye başladı. Ortalıkta bir iki yumruk daha savrulduysa da  -dışarıdan gelenlerin araya girmesiyle-  hiç biri yerini bulamadı.

Ertesi gün Maho işe geldiğinde, kapıdaki güvenlik onu içeri almadı. Sözleşmesinin feshedildiğini söyledi. Görevliye baktı, ağzına gelenleri yuttu. Adam görevini yapıyordu; ona laf söylemek neye yarardı ki? Bir şey soracak oldu, ondan da vaz geçti; nasıl olsa cevabını biliyordu; duymasına gerek var mıydı ki? Döndü, hızlı hızlı yürüdü gitti. 

Ahmet, işe geldiğinden beri telefonla Maho’nun ofisini  arıyor ama yanıt alamıyordu. Saat ona doğru bir telefon geldi; arayan müdürdü; odasına bekliyordu. Ne olduğunu tahmin ettiği için, olası konuşmaları ve senaryoları kafasında çevirerek müdürün kapısını çaldı. Odada başka biri daha vardı. Müdür, hiç kafasını kaldırmadan oturmasını işaret etti.  Müdür, kafasını kaldırdı; “Ben senin babanı tanırım; ehli Müslim bir adamdır.  Sen babanın oğlu değil misin?”

“Nasıl yani; müdür bey ifadelerinize dikkat eder misiniz?”

O arada diğer adam lafa karıştı:

“Sen Kızılbaş dostu musun?”

İyice sinirlenen Ahmet, kendini tutamadı:

“Siz kim oluyorsunuz ya? Savcı mısın? Karakol mu burası?”

Müdürde sinirlendi:

“Haddini bil Ahmet, nerde olduğunu unutma. Hatır matır dinlemem, atarım dışarı. Siz kusura bakmayın Bahattin bey…”

“Elinizden geleni ardınıza koymayın. Sizde Bahattin bey…”

Ayağa kalktı, yüzlerine baktı önce, sonra arkasını dönüp gitti. Kollarını kartal kanatları gibi gererek,  çatılmış kaşlarıyla dkapıyı vurup çıktı.  Ahmet  kendine  güveniyordu; çünkü, çok geniş bir çevresi vardı. Üstelik, Maho gibi sözleşmeli de  değildi

Birkaç dakika sonra çaycı Ömer geldi; Ahmet’i çok severdi; çok iyiliğini görmüştü. Odaya çay bırakıp çıkarken, onun hakkında konuşulanları, duyduklarını, bildiklerini anlattı. Çaycı, Bahattin denilen adam hakkında bir şeyler söyledi. Duyduklarını karşısında hem şaşırıyor, hem de öfkeden kuduruyordu. Ne yapabileceğini düşünüyor, aklına çok bir şey gelmiyordu. Sonra, bu adam hakkında araştırma yapmak için en iyi başlangıcın internet olduğunu fark etti. Çaycı Ömer’e teşekkür eden Ahmet,  hemen bilgisayarının başına oturdu. Arama motoruna adamın adını yazıp, arattı. “Vatanperver bir Türk iş adamının Rusya’daki başarıları… Ünlü işadamının para aklamak için… silah ticareti yaptığı… Rus mafyası ile bağlantısı…” Adam hakkında yazılanları okudukça, midesinde bir ağrı, bulanma hissediyordu… 

Barışa en az ihtiyaç duyan adamlardan biri olan Bahattin’in, insanları kutuplaştırmaya çalışması ne kadar da doğaldı; doğal olmayan, bundan hiç biri çıkarı olmayan; aksine sürekli zarar görenlerin onun peşinden gitmesiydi. Biraz önce müdürün odasında yaşadıklarını gözden geçirdi: İçi rahattı, doğru yapmıştı ama yine de mafya olduğunu öğrenince tırsmıştı biraz. Subay arkadaşlarından bir iki tanesini aradı, olanlara olayı anlattı. Subaylar, nerden bulaştın diye sitem ettiler ama arkasından da teskin etmeye çalıştılar.  Hafta sonu için buluşup, konuyu değerlendireceklerdi.

Ahmet işten çıktı, her zamanki gibi ıslık çalarak, neşeyle yürümüyordu. Başı önde, dalgın dalgın yürüyor; ara sıra verilen selamları alırken; dalgınlığının mahcubiyetiyle alıyordu. Evinin sokağına döneceği sırada, iki kişinin koluna girdiğini fark etti. Çok korktu ve bağırdı;

“Ne oluyor lan; bırakınsana adamı!”

Adamlar silah gösterdiler ve bağırsa vuracaklarını söylediler. Korkudan ölecek gibiydi ama yine de haykırdı; “Sizden mi korkacam. Bir can için size mi minnet edeceğim.”

Gürültü batırdı olunca, mahallenin gençleri koşuşturmaya, çocuklara bağırmaya başladı. Ahmet kafasını kaldırıp etrafına baktığında, bütün mahallenin etraflarını sardıklarını gördü. Yaka paça yakalayıp, azıcık da hırpaladıkları adamları çağırdıkları polise teslim ettiler. Sonra, herkes Ahmet’e geçmiş olsun dedi. O, hayatında bu kadar duygulandığını anımsamıyordu.  Bu zaferin sarhoşluğunu yaşarken; fısıldaşmalardan ortada bir şeylerin döndüğünü hissetti:

“Ne oldu, ne var?”

Maho, Ahmet kadar şanslı değildi; hastaneye kaldırılmıştı. Dövülmüş, kemikleri kırılmış, üzerinde sigara söndürülmüştü. Birisi, “şişeye oturmuşlar” dedi.

Ahmet, bayılacağını düşündü, başını döndü, duvara yaslandı. Kendi başına gelecekler bunlardı demek! Kurtuldu diye sevinemedi bile; Maho bu acılara nasıl katlanacak diye düşünüyor; bir çıkar yol göremiyordu. Su getirdiler; suyu içti; güçlükle ne zaman dedi. Bir kaç saat önce, şu çöp bidonlarının önünde bulmuşlar.

Maho hastaneden taburcu olduğu gün, Ahmet gitti onu getirmeye. O günden sonra kimseyle tek kelime konuşmuyordu. Doktorlar, bedensel olarak sağlık durumun iyi olduğunu ama ruhsal çöküntüsünü atlatması için yardım alması gerektiğini; bunun da uzun zaman alacağını söylüyorlardı. Maho’nun evi ölü evi gibiydi; insanlar sessiz, yüzler hüzünle kaplıydı! Evdekiler, o gelince, gülümseyen maskelerini takındılar. Mahalleli, birer ikişer geçmiş olsuna geldi. Herkes, kendince öğüt veriyordu; “kul olanın başına neler gelmezdi ki; her şey de bir hayır vardı elbet; ya öldürüp atsalardı; neyse yavrum acil şifalar”…  Maho, tüm öğütleri duyuyor ama bir tepki vermiyordu. Onun bu sessizliği, insanların yüreğine acı olarak çörekleniyordu.

Ahmet, olayların peşini bırakmamak için çok uğraştıysa da bir sonuç elde edemedi. Hatta, mahallenin teslim ettiği adamlar bile yoktu ortalıkta: Kefaletle dışarı çıkarılmışlar, sonra da kayıplara karışmışlardı.  Subay tanıdıkları, bu işten uzak durmasını salıveriyorlardı. Bir gün bir adam geldi işyerine, kapıyı vurup içeri girdi. Ahmet adama bakıp ne istediğini sordu. Adam gülümseyerek, “demek tanımadın” dedi. Uzun yıllardır görmediği, dershaneden tanıdığı bir arkadaşıydı. Çok değişmişti; kelli felli tam bir iş adamı. Kurduğu inşaat şirketi, sürekli yurtdışında ihaleler alıyormuş; o da ülke ülke geziyormuş. Adam konuyu çok dolaştırmadan  onun bu davayı artık kapamasını, kimsenin daha fazla acı çekmemesi gerektiğini söyledi. Ona bol sıfırlı bir çek vermeye bile hazır olduklarını ekledi. Ahmet, çok sinirlendi:

“Para, Maho’yu eski Maho yapar mı? Tekrar yüzünü güldürür mü? Hadi söyle…”

“Kusura bakmayın, bahsi geçen şahsı tanımıyorum; ben aracayım Ahmet, ama senin canın yansın istemem. Bu adamların elleri kolları çok uzun, lütfen Ahmet; acele karar verme, sen düşün bir süre; ben sana sonra yine uğrarım.”

Ahmet, eski arkadaşını yolladıktan sonra, sinirlendikçe sinirleniyordu. Keşke ile başlayan bir sürü cümle geçiyordu kafasında.

Akşam eve gitmeden, Maho’ya uğramaya karar verdi. Onların sokağa dönünce kapıda bir kalabalık gördü: Dizlerinin bağı çözülmüştü, kalbi gümbürdeyerek atıyor, boğazı düğümleniyordu. Koşmaya çalıştıysa da, bacakları taşımadı. Duvara tutundu bir süre, sonra kapıya geldi. Liseden bir arkadaşı Ahmet’e sarılıp ağlamaya başladı… Maho tek kurşunla yaşamına son vermişti. Tetiği çeken Maho’ydu ama ya çektirenler?.. Ahmet, sürekli kendini suçluyordu; Maho olayı büyütmeyecekti; dememiş miydi zaten “Kime ne anlatacaksın Ahmet; bu yaştan sonra adamları mı değiştireceksin. Bırak  inanmak istediklerine inansınlar.”  Ama bırakmamıştı; gidip Seyit ile tartışmaya başlamıştı. O küfredince de Maho dayanamayıp Seyit’e vurmuştu. Hayatında ilk kez Maho’nun birine vurduğunu görmüştü. Hakettmişti o alçak ama bedeli… “Benim yüzümden oldu, benim aptallığım yüzünden…”

Ahmet, cenaze kaldırılırken; onun intikamını alacağına yemin ediyordu. Sürekli plan yapıyordu. Dershanedeki arkadaşının teklifini kabul ederek, adamlara yaklaşmaya ve o Bahattin pisliğini ortadan kaldırmaya karar vermişti. Ama o arkadaşı bir daha aramamaştı. Maho’nun kırkı çıkana kadar bekledi, ertesi gün arkadaşının  şirketini aradı; bulamadığı için mesaj bıraktı.

Kafası karma karışıktı ve çok mutsuzdu. Oldukça zayıflamıştı, gözlerinin altınıda siyah halkalar oluşmuştu. Ailedeki insanlar, endişe ile onu izliyor, onun karşısında eriyorlardı: Onun iyi olması, eskisi gibi  olabilmesi için yapamayacakları fedakarlık yoktu. Çaresizlikle, ellerinden akıp gittiğini seyretmenin acısını yaşıtyorlardı.  Sürekli dalıp dalıp gidiyordu. Birkaç seslenmeden yanıt alamıyorlar, onu kabusundan uyandıramıyorlardı. Ahmet’te bunu istiyordu aslında; sürekli tüm olanların bir kabus olmasını dilerken buluyordu kendini. Doğru düzgün uyuyamaz olmuştu artık; rüyasında hep Maho’yu görüyordu. İyice içine kapanmıştı. Kimseyle yaşadıklarını, hissettiklerini paylaşmıyordu.

Kendine dünyasına o kadar çekilmişti ki, insanlar ona ulaşamıyorlardı… İş yerinde de şikayetlenmeler, sızlanmalar başlamıştı…  Tüm bu acılarını, ölene kadar çekecekti biliyordu, ama ondan önce, içindeki fırtınayı dindirmesi gerekiyordu. Ne yapması gerektiğini biliyordu ama nasıl yapacağı meçhuldü.

Şirketi aradığının üçüncü  günü, sarhoş bir sürücünün Ahmet’i ezdiği haberi geldi: Ne gelirdi ki elden; “kazaydı işte.” Zaten son günlerde çok dalgın değil miydi!