Ufuk ağır ağır kızıllanıyor, gece zaman nöbetini gündüze devrediyordu. Kuşlar, güneşin doğuşunu müjdelercesine sevinçle ötüyorlardı. Kuşların bu muştulu çağrısını duyanların evlerinde, ışıklar birer ikişer yanıyordu. Şehir merkezinden uzak, bahçeli tek katlı gecekondu evlerle örülü sokaklardan oluşan, dar gelirli insanların kurduğu Kolej mahallesinde, her zaman ki gibi gün erkenden başlıyordu. Yarım saate kadar doğacak olan güneşi, kimsenin yatakta beklemeye niyeti yok gibiydi. İnsanlar birer ikişer sokağa çıkıyor, yollara dökülüyorlardı. Tüm sokaklarının açıldığı anayol, mahallenin batı sınırı çizen tel örgülerle çevrili fidanlık boyunca uzanıyordu.
Evin kapısından çıkan işçilerin birçoğunun yaptığı ilk şey, bir sigara yakmak oluyordu. Sonra, telaşsız ama kararlı adımlarla anayoldaki otobüs durağına yöneliyorlardı. Durağa son gelen, kendinden önce gelmiş olanları selamladıktan sonra, kendine yakın bulduğu birinin yanına gidiyor, onunla sohbet etmeye başlıyordu. Gençler, genellikle fidanlığın tellerine yaslanırken; yaşlılar duraktaki tahta banklarda oturmayı tercih ediyorlardı.
Her sabah olduğu gibi bu sabahta, otobüs gelinceye kadar geçen bu beş on dakika, şamatacılar ile sessiz sakinler arasındaki gelgitler şeklinde geçiyordu: Muzip olanlar, sabah mahmurluğunu üzerinden atamayan arkadaşlarına sataşıyor, şakalar yapıyorlardı. Zayıf, bıyıklı, esmer bir genç; diğerlerinden biraz uzakta, dizlerinin üzerine çömelmişti: Avurtları çukurlaşıncaya kadar sigarayı içine çekiyor, sonra dumanlarını burundan çıkarıyor; çıkardığı dumanı izliyordu. Birden, dumanların arasından; dört teker üstüne kondurulmuş kapalı bir kutu şeklindeki eşek arabasının, beşinci sokaktan hızla anayola fırladığını gördü. Çıplak haliyle bile insan boyundan daha yüksek olan bu kutunun üzerine, kalın iplerle pazarcı tezgâhları bağlanması onu daha da yükseltmiş, eşeğin yükünü artırmıştı. Yine de karakaçan bu yüke “bana mısın” demiyor, adeta dört nala koşuyordu. Otobüs durağının yanından geçerken, eşek arabasını sürenin eli havaya kalktı, selam verdi duraktakilere. Onların da kimi sözle, kimi de başıyla selamladı Ali emmiyi. Çömeldiği yerden hemen ayağa kalkan Sadık, bir yandan sigarayı özenle sağ elinin avucunda gizlerken, bir yandan da önündeki dumanını dağıtmak için sol elini havada salladı. Eşek arabası yanından geçerken “hayırlı işler, Dayı” diye bağırırken, içinden de “yine ucuz yırttık” diye geçiriyordu.
İşçilerden yarım saat kadar sonra, sokak lambaları hala yanarken, tek tip kıyafet giydirilmiş öğrenciler, sokaklardan anayola çıkıyor; arkadaşlarıyla buluşup, kümeler halinde yollara düşüyorlardı. Kızlar, lacivert forma ve beyaz gömlekten; erkekler ise, lacivert ceket, gri pantolon, mavi gömlek ve kravattan oluşan yeknesaklıklarını ayrı ayrı sürüklüyorlardı yollarda. Ayrı ayrı yürüyen kız ve erkekler, okulda da ayrı sıralarda oturuyorlardı. Sürekli birbirlerini göz hapsinde tutan; dost mu düşman mı olduklarını pek anlayamadıkları bir kamplaşmanın içinde yaşıyorlardı. Sürekli birbiriyle çelişen söz ve davranışlarla karşılaşarak büyüyen bu gençler, çözemedikleri bu sırrın parçalarına dönüşüyorlardı. Yalnızca kardeşler bu tabloya aykırılıklar yapabiliyor; yan yana yürüyor, aynı sırayı paylaşabiliyorlardı. Ama kardeşte olsalar, bu kutuplaşmadaki yerlerini büsbütün unutmuyorlardı. Kan bağları onları, olmaları gereken saftan uzak tutmaya yeterli olmuyordu: Kadın kadındı, erkek erkek…
Abla ve ağabeylerinden bir saat kadar sonra ise, kara önlükleri ve haylaz bakışlarıyla ilkokul öğrencileri doldurmaktaydı sokakları. Bir hedefe doğru değil de, gezmeye gider gibi salına salına akan bu kara önlük çetesi, yolu boşalttığında mahallede sadece yaşlılar ve kadınlar kalmış oluyordu. Bastonlarına dayanarak sokağa çıkan yaşlılar, evlerinin önünde kendileri için çıkarılmış sandalyelerde oturup, kendi içlerindeki yolculuklarına başlarlardı. Yaşlılar da evden gidince, kadınlar için bitmek tükenmek bilmeyen temizlik başlıyordu.
♥
Herkes çıktıktan sonra, Fatma Ana kenardaki ekmekleri ve çaydanlığı, sinin üzerine koyup mutfağa götürdü. Çaydanlığı ocağa koydu. Sofra bezini özenle topladıktan sonra, dışarı çıktı; sofra bezini kendi bahçelerine silkeledi. Döndüğünde çaydanlığın fokurdağını işitip, ocağı kapattı. Kendine bir çay doldurmak için yeltendi ama dem bitmişti: “Şöyle oturup rahatça bir keyif çayı içebilecek günlerimde olacak mı acep” diye söylendi. Evde başka kimse yoktu onu yanıtlayabilecek, o da kimseden yanıt beklemiyordu, kendi kendini yanıtladı: “Bu kadar horantayla, valla çok zor!. Şu kız biraz büyüseydi, biraz yükümü alırdı.” Sonra biraz düşündü, kıyamadı kızına: “ yok yok, ben çektim sen çekme, sen oku” Kendi kendine söylenmeye alışmıştı Fatma Ana; zaten işten güçten her zaman konuşacak birini nereden bulsundu.
Çaydanlığın altındaki sıcak suyu bulaşık leğenine boşaltı; biraz soğuk suyla ılıktıktan sonra bir kaç damla deterjan damlatıp suyu köpürttü. Soğuk suyla bulaşıkları durularken, ellerinin sızladığını hissetti. Bulaşık bittiğinde, soğuktan ellerini hissetmiyordu. Ağzındaki nefesi, ellerine “hoh hoh” diye üfleyerek, ellerini ısıtmaya çalıştı bir süre.
Azıcık kendini iyi hissetince, içeri geçti. İki oda ve çok büyük bir salondan oluşan tek katlı bu evin temizliğine başlama vakti gelmişti. Çok şükür gecekondu değildi evi, planlı projeli betonarme bu evi yapmak için, ne çok uğraşmıştı. En zoru Ali emmiyi ikna etmekti; ne gereği vardı ki parayı eve bağlamanın, bir dükkân açmak daha iyiydi. İşler iyi giderseydi, bir sürü ev alırlardı zaten. Ama Fatma ana diretince, onu da razı oldu, bu arsayı aldılar. Fatma ana amele gibi çalıştı inşaatta. Çok şükür, huzur içinde oturuyorlardı; kimse onlara “nerede kira” demiyordu. İnsanın kendi evi olması bir başkaydı, duvarlarını lila rengine, tavanları ise beyaz kireçle boyamış, “çiçek gibi” yapmıştı.
Saray gibi geniş olmasa da, sığıyorlardı bir şekilde. Odalardan biri kendileri, diğerinde ise kaynatasını yatıyordu. Çocuklar ise, salonda yer yataklarında yatıyorlardı. Her zamanki gibi işe, içerideki yatakları, döşekleri kaldırarak başladı. Keşke çocuklarında odaları olsaydı da her gün bu yatak serme eziyetinden kurtulsaydı. Yatakları kaldırmak yormuyordu yormasına ama bezmişti artık. Gerçi yalan yok, çocuklar son bir iki yıldır, yatakları sermeye yardım ediyorlardı ama, sabah telaşla okula gittikleri için, kaldırma işi hâlâ Fatma Ananın sırtındaydı. Yatakları, kendi odalarına yerleştirdikten sonra, eline süpürgeyi aldı.
nnnnn
Odaların tabanlarını tahtayla kaplamaya güçleri yetmediği için, kalın kartonlarla kapatıp, üstüne de muşamba sermişlerdi. Salonda, demirden yapılmış üç tane ağır divan, U şeklinde dizilmişti. Divanların üstünde, kalın bir sünger, onun üstünde kilimden bir örtü vardı. Her divanın üstünde de, desenleri birbirinden farklı, hasırla doldurulmuş, ikişer tane halı yastık vardı. Bu halıları köyde yaşarlarken Fatma Ananın kendisi dokumuştu. Bu divanların arasından kapıya kadar bir muşamba uzanıyor; onun üstünde de, yine kendi dokuduğu kocaman bir yün halı seriliydi. Bu halıları, kilimleri yılda birkaç kez yıkayıp dışarı atardı. Hatta yerde serili bu kartonları bile bir kaç kez dışarı atıp güneşlendirirdi. Özellikle bayramlardan önce bu dokumalar, -hava durumuna göre- ya yıkanır, ya da silinir, mutlaka böyle büyük bir temizlik yapılırdı.
Fatma Ana, içinden, tabanı tahtayla kaplanmış bir evin hayalini kurarken; artık[1] iplerden ördüğü rengarenk paspasları kaldırıp makatın üstüne attı.
Ot süpürgesini eline aldı. Salon başlayarak, tüm evi süpürdü. Sonra, suyla doldurulmuş büyük bit kırmızı leğeni salona getirdi: Leğene deterjan koydu, elleriyle suyu karıştırıp köpük köpük yaptı. Eski atletlerden yapılmış yer bezlerinden birini, deterjanlı leğende iyice çitiledikten sonra, süpürülmüş yerleri silmeye başladı. Sildiği muşambalar pırıl pırıl parlıyordu. Daha sonra ıslatılmamış bezle, sildiği yerleri kuruladı. Evi iyi kötü hala koydum deyip, mutfağa geçmişti ki, kapının zili çaldı. Komşusuydu gelen: “Fatma Abla, bugün pazara gidecek misin?” dedi sokak terliklerini çıkarıp içeri girerken.
“Bizim herife şu patatesleri haşlayayım da, gideriz. Adam pazarda tek başına; tezgahı bırakıp da yiyecek bir şey alamaz ki kendine.”
Hiç konuşmadan, önceden anlaşmış gibi ikisi de mutfağa geçti. “Şöyle otursana” diyerek yer gösterdi komşusu Tamam’a.
“Valla Ali Emminin de işi zor be Fatma Abla, akşama kadar yazın sıcakta, kışın soğukta bekle. Bir de hırlısıyla, hırsızıyla uğraş. Satış olur olmaz, o da ayrı bir dert.”
“Bizim adam saf biraz, ondan çalıyorlar bacım. Geçen pazarda kadının biri, tezgahtan bir çorabı çalarken, bizim küçük oğlan yakalamış. Bizim herif ‘ne oluyor, ayıp değil mi bacım’ deyince de, çocuğu deniyordum demiş:. Sonra da ‘maşallah çok akıllı, gözü açık bir çocuk’ deyip pişkin pişkin gülü, çekip gitmiş.”
“Çarpmamış mı ağzının üstüne. Allah korkusu yok mu bu insanlarda. Kaç horantanın rızkı var o tezgahta. Vallaha, devir bozulmuş Fatma Abla. Allah bizi esirgesin.”
“Amin Tamam’ım, Amin.”
“O zaman, senin işin bitince beni çağırırsın, gideriz.”
“Otursaydın, çay yapsaydım sana.
Yok sağ ol Fatma Abla, içmediğimi yer mi. Sen bana seslen tamam mı?”
“Olur olur, seslenirim.”
♥
Bahçe kapısının önündeki briket üzerinde oturan Aziz Dede, güneş karşında gözleri kısmak zorunda kalıyordu. Güneş biraz daha yükselip, hava daha bir sıcak olmaya başlayınca, Aziz dede bastonuna dayanıp ayağa kalktı. Ağır adımlarla, hafifçe sağ ayağı üzerinde aksayarak
sokaktan aşağı doğru yürüdü. Anayolun, fidanlık tarafına geçti. Bir süre yol boyunca yürüdü, yorulunca geri dönüp, yol üstündeki kahvehaneye girdi, içeridekileri selamladı. Kahvedekiler de onu selamladı. Oturanlardan biri “gel otur Aziz emmi, bir çayımızı iç” diyerek davet etti. Onun kimleri aradığını çok iyi bilen kahveci, “sizinkiler daha gelmedi Aziz emmi” dedi. “Öyle mi” deyip, kapıya yöneldi. Dışarıdaki masalarından birine oturdu. Yazları, dışarı atılan bu iki masa, karşıdaki çam ağaçlarından oluşan fidanlığın güzelliğini seyretmek, temiz havayı ciğerlere çekmek için büyük bir nimetti. Genelde bu masaya yalnızca yaşlılar oturur, gençler pek rağbet etmezlerdi.
Aziz Dede bastonunu, yandaki sandalyeye yaslamıştı ki, kahveci yanına geldi; bir şey isteyip istemediğini sordu. Aziz Dede, bir elli iki destesiyle, bir de çay istedi. Kağıtlar gelince, titreyen elleriyle kağıtları kardı, sonra da fal açmaya başladı. Çayından bir iki yudum almıştı ki, Mustafa dedenin selamını işitti. Onu görünce, beş altı günlük beyaz sakallarla kaplı yüzü aydınlandı; gülümsedi. Sigaradan karamış dişleri göründü. Mustafa Dede’ye selam verip, yer gösterdi. Birbirlerinin, halini hatırını sorarlarken, kahveci geldi, Mustafa Dedenin bir isteğinin olup olmadığını sordu. Kahveci çay getirmeye giderken, onlarda yaşadıkları rahatsızlıkları karşılaştırmaya başladı. “İlle de bu dizim” diyordu Mustafa Dede, bel ağrılarının ne kadar da korkunç olduğunu anlatan Aziz Dede’ye.
Kahveci çayı bırakıp giderken, hastalık yarışması da bitmişti. Aziz Dede, çakır gözlerini kısıp, gülümseyerek “Ortalık fena kokuyor” dedi. “Burnuma kaz kokusu geliyor.” Diyerek sözünü ve gülümsemesini sürdürdü. Mustafa Dede, kendinden emin bir edayla; “Git Alla’sen, daha dün yenilmedin mi?” deyip, çayından büyük bir fırt aldı.
“Yav, git işine Mustafa, dünkü oyun yarıda kalmamış mıydı?”
“Ben onu bunu bilmem. Ben öndeydim, sen masadan kalktı.”
“Nesine, sen onu söyle. Şu senin bastonu alırım, sen yenersen de ben de sana pipomu verecem.”
“Hadi ayır o zaman kağıtları. Şu piponun tadı nasılmış bir bakalım.”
“Yarısını sen al…”
♥
Bir adam boğazını temizleyip yol kenarına tükürürken, yaşlıca olan diğeri iğretiyle ona bakıyor, “içmesen olmaz di mi şu zıkkımı mı!” diye kendi kendine söyleniyordu. Sonra
[1] Kalan iplerden

