Sinan

   

Gökyüzü kapalıydı ve sürekli yağmur yağıyordu. Dışarıda hafif bir rüzgar, ağaçların dans etmesi için ritm veriyor gibiydi. Cama vuran yağmur damlaları, insan ruhunun tanıdığı en eski ninniyi söylüyor, uykuya davet ediyordu. Oyun bozan gök gürlemeleri ve şimşekler olmağından, insanlar bu çağrıya olumlu yanıt veriyor gibiydiler.

Hep böyle havalarda bir sürü insan işe geç kalır ve  bir o kadarı da planladığından  daha fazla uyur.

 Camdan dışarıyı seyreden Sinan, “Böyle havalarda uyanmak ve işi gitmek ne kadar zor oluyor” diye düşünüyordu. Sürekli bastıran  uykusuna karşı  direnmekte zorlandığı, her halinden belliydi. Son bir yılda edindiği kendi kendine konuşma alışkanlığı nüksetmetişti: “Böyle havlarda  bir türlü uyandığım duygusuna ulaşamıyorum. İşteyken de vakit hep zor geçiyor. Her günki kadar iş yapmama rağmen, işler daha yoğunmuş gibi geliyor. Zaten yaptığım işe yoğunlaşmakta da güçlük çekiyorum. ‘Biran önce mesai bitse de eve dönsem’ diye düşünerek geçiriyorum zamanı. Eve kendimi atmak istiyorum. Ayakkabılarımı çıkarıp; çantamı, pardösümü bir kenara fırlatıp; hemen bir battaniye kaparak, kanepeye uzanmanın hayalini kurarken buluyorum kendimi.” Onu saatin alarmı yanıtladı. Giyindi, kahvaltı yapmadan çıktı.

  Zaman oldukça ağır ağır geçmişse de, mesai bitiş saati gelip çatmıştı:  Siyah ve renkli şemsiyeler, servislere doğru hızla ilerliyordu. Sinan da kabanını giyinip, kapısını kilitledi. Kendi kendine mırıldanarak yürümeye başladı: 

 İnsanlar yağmurlu havalarda neden daha hızlı hareket ederler, bunu da hiç anlamıyorum.  Şemsiyeleri kaldırıp bir kenara atıp, şu yağmurun zevkine niye varmazlar ki! Aldırmadan, yoldan geçenlerin sıçrattıkları sulu çamura, sakin sakin yürürüyerek, yetişemezler mi gidecekleri yere? Hem, insanın telaşla koştuğu yer neresi ki? Neden tadına varmaz ki insan şu yağmurun, ıslak çimenlerde yüremenin yumuşuklağını hissetmenin, havayı koklamanın?   Nasılda sarhoş oluyor insan,  burnu şu yağmur kokusuyla dolunca.Bir de şu gelip geçenlerin acayip bakışları var. Neden  kınar gibi bakıyorlar bana, yanlış bir şey mi yapıyorum ben? Çimenlere basmak mı yanlış olan, yağmurda ıslanmak mı yoksa koklamak bu enfes havayı. Belki, onlar gibi telaşla hareket etmiyorum diye bozuluyorlardır. Öyle, o zaman onların inaçlarını sarsmış oluyorum. O yüzden de onlar gibi olmamı istiyor olabilirler. Şu, hem dostane tavırların arkasından, kendince ince ince alay edenlere ifrit oluyorum. Riyakarlar: Erdemler dem vurup, maddi dünya çıkarları uğruna  her türlü alçalmaya razı olanlar.  Beni cini kadar sevmeyen birisi, hasta olacağım endişesinden bahsediyor ve koşmamı salık veriyor. Bu sözleri bu ağızda ne kadar da soğuk, rahatsız edici ve yalan. Oysa, bir  ananın ağzında bu cümle, şevkatin, sevginin gücüyle sarar insanın yüreğini. Ben de onun gibi riyakarlaşıp, sağ ol diyorum gülümseyerek.

Yalandan gülümsediğimi anlıyor mu acaba? Ben onun samimiyetsiz olduğunu anlamıştım; demek o da benimkini anladı. Ne garip, birbirimizi aldattığımızı bile, birbirimizi aldatıyoruz: Oyun gibi bir şey yaptığımız ama aslında bu korkunç bir gerçek.

Kapalı havaların en güzel yanlarından biri de, renklerin canlılığı. Güneşli havalarda hiç göremediğim renkler ortaya çıkıyor. Hayranlıklara çimenlerin, ağaçların yeşiline, çiçeklerin alına moruna bakıyorum. Kim bilir bir daha ne zaman bu renk cümbüşüne rast geleceğim, tadına varmalıyım düşüncesiyle iyice yavaşlıyorum. Servis araçlarının motorları çalışıyor, şöförler ara gazı veriyorlar; bu aynı zamanda, benim  acele etmem anlamına da geliyor. Zaten vardım sayılır, o yüzden sakin sakin yürümeyi sürdürüyorum. Aslında biraz da gurur yapıyorum; onlar konuşurken içimden onlara laf atıyordum; şimdi onlarla aynı kefeye düşmek istemiyorum. 

Servisin otomatik kapısının açılmasını bekliyorum. Artık tüm servis kapıları otomatik olmuş, yolculular kapıyı açma kapama zahmetine bile katlanmıyor. Hem böylece, kapta şoför, aracın tek hakimi olmuş oluyor. Acaba o da benim gibi düşünüyor mu? Sanmıyorum; şimdi benim bu ıslak halimle arabasına binmemden rahatsız olduğu her halinden belli. Verdiğim selamı alırken,

“Sinan Bey fena ıslanmışsın” diyor;

oysa ben,

“şimdi mahvedeceksiniz oturacağınız canım koltuğu”

diye okuyorum gözlerinden, yüzündeki mimiklerden. Sırf onun bu hoş görüsüzlüğüne inat paltomla oturmayı düşünüyorum ama içim elvermiyor, paltomu çıkarıp oturuyorum. Hafif bir üşüme hissi sarıyor bedenimi kasılıyorum. O zaman aklıma dağcı bir arkadaşımın sözleri geliyor; “Kasılırsan daha çok üşürsün, rahat bırak kendini, gevşe…” O benden daha çok doğayla başbaşa kaldığına göre, işe yarıyor olmalı diye düşünüyorum. Sanırım, gerçekten de işe yarıyor, üşüme hissim geçiyor; tabii, aracın sürekli çalışan kaloriferininde küçük bir katkısı oluyor.

İnsanlar zorunlu ve samimiyetsiz “merhaba, nasıl geçti gününüz” teranelerini geçtikten sonra pencereden dışarı bakma özgürlüğe kavuşuyorum. Nerden geliyorsa aklıma, yaptığım şehirlerarası bir yolculuktaki muavinin anonsu  geliyor:

-“Beş saat on dakika sürecek olan Ankara- İstanbul seyahatinizde, bizi tercih ettiğiniz için…”

Kendi kendine söylenmekten duramıyorum:

“Kırk beş dakika sürecek olan Kampus – Sevinçkent  seyahatiniz başlamış bulunmaktadır.”

Bu verilen süre içindeki “dakika ayrıntısı” komik geliyor: Bu söylemle ne kadar dakik olduklarını söylemiş oluyorlar. Aslında, hayatta zamandan başka hiç bir şeye sahip olamayan insanlar için bu gerçekten çok önemli olmalı. Ama değil, bizim ülkemizde kimse dakik değildir. O yüzden de bizim bundan etkilenmemizi boşuna bekliyorlar. Aslında itiraf etmeliyim ki, etkileniyorum, ama onların düşündüğü gibi değil; gülerek. Zaten, o yolculukta beş buçuk saat sürmüştü ve kimse de

“ya kardeşim siz beş saat on dakika sürecek demiştiniz ama beş buçuk saat sürdü”

demedi. Ben de demedim. Utanarak itiraf etmeliyim ki, ben yalnızca aklımda, düşüncelerimde eleştirebiliyorum. Kısacası, eleştirilerimi insanların yüzüne karşı söyleyecek cesaretim yok; hiç olmadı. Dayak yemekten, saldırıya uğramaktan korkuyorum hep. Çocukluğumdan beri, seviyeli tartışmalara pek şahit olduğum söylenemez. Güçlü olan, haklıdırda. Aslında benim açımdan güçlü olmak zor kullanma yeteneği yüksek olan anlamına gelmez ama ne fark eder. Benim güç üstüne söylevimi kim dinler ki? O yüzdende, ben böyle karnımda konuşup duruyorum. Birisi farketse, “af edersiniz, kendi kendime konuluyorum” diyorum. Bazıları bu söyleme inanmıyor: “Ne diyon olummm sen” diyor. Yırtmak için, son çare

“Yok abicim, sizinle ilgili değil, bir arkadaşım bana kazık attı da, ona söyleniyorum”

diyorum. Genelde bu işe yarıyor. Her ne kadar o ortamda kabadayılık yapsada, ondan da güçlüler onu hizaya sokmuştur hayatının bir anında ve daha da önemlisi, illa ki o da bir arkadaşından kazık yemiştir. Üniversite döneminde, gaza gelip, bir kaç kez duygu ve düşüncelerimi ifade etmiştim. Çok şükür, ezberlerinin dışındaki bu görüşlerimi, eleştirilerimi ciddiye almadılar.

Açıkçası, kimsenin, kendini rahatını, konforunu sarsan bir eleştirileriniyi ciddiye alındığı görmedim. Bu durumlarda hakkınızı arayan değil, düzen bozan, uyumsuz pozisyonuna düşüyor; insanların korkunç ve nefret dolu bakışlarına maruz kalıyorsunuz. O bakışların bir an yeniden üzerimde hissetiğim şu an da, bunları yeniden düşünmek bile çok ağır geliyor. İşte o anda, benim de çok çaresiz olduğumu düşünmüş olabilirsiniz. Ama değilim: Pencereden dışarı bakıyorum. İster inanın, ister inanmayın, pencereden dışarı bakmayı, bir umut olarak gördüm hep ve şimdi bu umuda sarılıyorum. Ama her zaman, her pencere de işe yarıyor diyemem: Baksanıza, her yer betonlaşmış. Yol kenarlarında yükselenen gökdelen gibi binalar, adeta bir kalenin surları gibi. Eminim ki, gözümle göremediğim yerlerde, o binaların arkasında da başka başka yüksek binalar var. Park adını verdikleri yerler ise beş-on metre karelik çimenli bir alandan ibaret. Bir çocuk orada koşmak istese, başlaması ile durması gereken zaman arılığı bir iki saniyeyi geçmeş. Nasıl hissedebilir ki o çocuk, koşarken yüze çarpan rüzgarın özgürlük hissini. Bu manzara, adeta insanı soluksuz bırakıyor; ölgünleşmiş beton yığınları arasında  can çekişen insan…  Neyse ki, oturduğum sitenin yan tarafı askeri bölge ve hala içine nefes alacak ağaçlık bir alanın varlığını düşünerek, kendimi teselli ediyorum. Askeri alana girmek yasak olduğuna göre, bu tesellinin de boş bir teselli olduğunu kendime itiraf etmek sorunda kalıyorum.

Neyse, neredeyse geldik. Size komik gelecek belki ama bana bu mesafeden, askeri bölgedeki çam ağaçlarıyla örtülü tepenin üst kısımlarına dizilmiş olan yüksek gerilim hattının devasa demir direkleri; uzaktan ellerini ensesinde birleştirmiş insanlara benziyor.  Yangın için açılmış toprak yol, kıvrılarak inen kahverengi bir yılanı andırıyordu. Bu küçük tepenin yamaçlarına çok sayıda dikilmiş on katlı binalardan birinde de ben oturuyorum.  Garip bir ismi var sitemizin: Sevinçkent. İnsanlar, sevinçleri içlerinde duyumsayamadıkları ve yaşayamadıkları için, bu özlemlerini bu sitenin adında ortaya koyuyorlar. Blok adları, eskisen huzurlu doğa resimlerinde tasvir edilen yerlerin adlarından oluşuyor; Çınar, Çağlayan, Şelale, Irmak, Güneş, Bulut, Vadi,…  Ormanları yok etmeden, nehirleri kirletip, gölleri kurutmadan yaşamanın, modern olmanın bir yolu yok mu gerçekten; yoksa biz bu yalana mı inanmak istiyoruz. Zor mu geliyor azıcık çaba göstermek; plastik çiçeklerle vazoları süslemek yerine; bir saksıda canlı bir çiçeğe dokunarak yaşatmak…

Servis sitenin kapısına yaklaşırken, bir mucize oluyor. Güneş,  bulutların arasından kurtuluyor ve  ortalığı daha bir aydınlanıyor. Yağmurların hemen arkasından doğan bu güneş, benim yolumu değiştiriyor;  sokak davet ediyor. Uykumu unutuyorum, yorgunluğumu, uyuma hayalimi… Ağır ağır adımlarla çamlara doğru yürüyorum. Asfalttan çıkıp topraklı yola girmekte bir an tereddüt ediyorum; ortalık oldukça çamur çünkü. Güneşin o sevecen sıcaklığı, çam ağaçlarının kokusu tereddütlerimi bertaraf ediyor. Paltolumun paçalarını yukarı kıvırıp, ıslak paltomu çantama asıp dalıyorum ağaçların arasına. Her adımda ayağım daha bir ağırlaşıyor. Ara sıra durup, bulabildiğim bir odun parçasıyla ayağımdaki çamuru sıyırmak zorunda kalıyorum. Kuşlar şarkısı söylüyor; sanki güneşin batmadan önce yüzünü göstermesine teşekkür ediyorlar gibi. Başıboş ıslak bir köpek geçiyor önümden, hafif tırsıyorum. Hava kararmadan eve  dönmek  gerektiğini bahanesine sığınarak geri dönüyorum. Asfalta çıkarken, ne kadar dal parçasıyla ayakkabımı silmeye çalıştıysam da yine de çamur kalıyor. Binanın önündeki ızgaraya ayağımı tekrar siliyorum. Kapıcı nefretle beni izliyor. Ona özür kabilinden sözler söylüyorum. Ne demek hocam, gorevimiz; siz kirleteceniz ki biz de temizliyek…” Bal gibi biliyorum içinden küfrettiğini ama yine de gülümseyerek özür diliyorum. Bu sefer samimiyetle özür diliyorum; kimseye sıkıntı vermek istemiyorum.

Asansörden inip, kapının önündeki paspasa birkaç kez ayağımı siliyorum. Zile basıyorum. Bir çığlık kaplıyor ortalığı! Aslında öyle değil; kapı açılıyor, karım bana bakıyor ve yüzüyle değişiyor ve aynı anda bir çığlık kaplıyor. Bir şeyler söylemek istiyorum ama ağzımı bile açamıyorum. Sürekli bir şeyler söylüyor yağmurda birlikte ısladığımız günleri çoktan unutmuş karım. Ne söylediğini pek anlamıyorum; sanki sadece bağırıyormuş gibi geliyor; söylediklerine inanıyor mu acaba?

“Ortalığı kirletmeden banyoda değiştir üstünü… ”

İşte özgürlüğümün anahtarı bu, paçalarımı iyice sıvıyorum, çoraplarımı çıkarıp banyoya atıyorum kendimi. Paltolumun cebimdekileri boşaltıyorum çamaşır makinesinin üstüne. İçeriden sesler gelmeye devam ediyor.  Karım bağırıyor; üç yıl önce aşık olup evlendiğim kadın. O da severdi yağmurda dolaşmayı, kuralları aşmayı, elini toprağa basmayı.   Evin kirlenmesi,  nasıl oldu da yaşadığım şu bir saatlik yaşama sevincinden önemli oldu. Benim yüzüme neden bakmadı; neden gözlerimdeki sevince bakmadı; neden paylaşmadı sevincimi? Onu bu kısa gezime çağırmadım diye mi? Ne korkunç, hiç aklıma da gelmedi. Geldi aslında, ama beni engellemesinden korktum. Şimdi ne kadar bağırırsa bağırsın, ben bir saat çamurda yürüyüp, çam kokusunda sarhoş oldum. Nedense zerrece kavga etme isteğim yok; biraz okuldan kaçmış çocuk misali suçluluk hissediyorum sanırım. Ama aynı şey değil aslında; çünkü yaptığım kötü bir şey değil.

Aslı ne oldu?

 Ne demek   ne oldu ya?!

Sakin ol canım ya, tamam, özür dilerim.

Ne oldu sana, sırf üstüm başım çamur içinde diye mi bu kadar sinirlendin?

Ne demek sırf bu yüzden mi ya, işe git, işten gel, sonra yemek yap, evi temizle…  

Aslıııı  

Ne?  

Hadi ama, söylediklerini kulağın duyuyor mu? Ben sana ne zaman yardım etmedim? Şimdi ben sana hiç yemek yapmıyor muyum? Ortalığı toplamıyor muyum? Lütfen ya, insaf biraz.  

 Yapıyorsun!  

 Ne oldu öyleyse?  

 Çok korktum!  

 Bir saat geciktim diye?  

 İki saat on beş dakika.  

 Hadi ya, o kadar olmuş mu? Sırf bu yüzden mi?  

Ne demek sırf bu yüzden mi ya; sersem. Endişelendim işte. Niye haber vermedin? Niye cep telefonun kapalı? Dün gece çok kötü bir rüya görmüştüm. Korktum işte.  

Telefonum açık değilim miymiş? Bir dakika… Aaa, gerçektende açık değilmiş. Eee, hayrola ne gördün rüyanda?  

 Söylemem, kötü rüya anlatılmaz.  

 Peki.  

 Ne oldu, nasıl çamura bulaştın böyle. Kavga etmişsin desem değil; çünkü yüzünde güller açıyordu. Vallaha bravo. Hem çamurda yuvarlan, hem de sevinçten dört köşe ol!  

Aaa, yüzüme bakmışsın. Ben de boş yere senin günahını aldım, aşkım yüzüme bile bakmadan bağırmaya başladı diye.  

-Sersem, baktım tabi, ben bu kadar kaygılıyken seni bu denli rahat görünce de…  

– Canımm…