Tepetaklak

Tepetaklak 2004 Eylül


Rüzgar, gökyüzünde bulutları silip götürmüş, insanlara yıldızlı berrak bir gece hediye etmişti.
Ağaçlar acılı bir türkü dinliyor gibi sürekli başını eğiyor; birbirine sürtünen dal ve
yapraklarının hışırtısıyla da, acısını mırıldanıyor gibiydi. Zaman zaman oluşan küçük
hortumlar; ortalıktaki kağıt, poşet, yaprak ne bulursa içine katıyor, bir nevi temizlik
yapıyordu.
Yurt kapılarını kilitleyen görevliler, uyuma nöbetine başlamışlardı bile. Kampus, ara sıra
çaldıkları düdük sesleri duyulan gece bekçilerine emanet edilmişti. Dört duvar arasına
kilitlenmiş öğrenciler, her seferinde bu kapıların kilitlenmesine lanet yağdırıyor, sonrada
kaderlerine boyun eğip, mahkumiyetlerini kabulleniyorlardı. Aslında, yurdun en yoğun ve
hareketli olduğu saatler yeni başlıyordu. Öğrencilerin bir kısmı ders çalışırken, bir kısmı da
televizyon karşısına oturmuş, kırmızı noktalı filmden olası görüntüleri hayalleriyle birleştirme
peşindeydiler. Kimisi koridor boşluklarında ülke kurtarırken, kimisi yangın merdivenlerine
oturup, küllenmeyen yürek yangınlarını körüklüyordu. Anlattıkça, daha da derinleşiyor
muydu yaraları, yoksa hafifliyor mu acıları, pek belli değildi. Karton kutulardan ibaret olan
masalarda, iskambil oynayanların sayısı da az değildi. Bu saatlerde, en az yapılan şeydi
uyumak.
Mutfakta, üzerine oda numaraları kazınmış çaydanlıklar dizilmiş, sıra bekliyordu. Nefis
yumurtalı omlet kokularına, kenara taşmış yemek artıklarının yanık kokusu karışıyordu.
Yurdun en hareketli yeri olan bu alana mutfak demek, aslında mutfak kelimesine hakaret
sayılabilirdi: Binanın ana kolonlarından biriyle, merdivenin kenarında kalan; yarım metre eni,
bir metre uzunluğundaki koridora, yurtta bu ad uygun görülmüştü. Bu dar alana konulmuş
metalden uzunca bir masadan ve onun üzerinde elektrikli iki ocaktan ibaretti her şey; ki
genelde bu ocaklardan biri ya çalışmaz yada elektrik kaçırırdı. Neyse ki her katta böyle bir
mutfak vardı da, iyi kötü öğrenciler idare ediyordu. Eskiler, bir kaç yıl önce böyle bir alanın
bile olmadığını ve yurtta ocak bulundurmanın yasak olduğunu söylüyordu. Bu açıklama,
kimisi için burayı bir nimet olarak görmesine yeterken, kimileri istenirse daha iyi olanaklar
elde edileceği tezini hararetle savunuyorlardı. Ama tüm mızmızlanmalar çayları
demlendikten sonra sona eriyordu. Yeniden mutfağa ihtiyaç duyulana dek de, bu sorun
ortadan kalkıyordu.
Eskilerden 511 Hasan, elinde çaydanlıklar, terliklerini şapırdatarak mutfağa gelip, kafasını
uzatıp baktığında, dizilmiş çaydanlık sırasını görünce, yüzü asıldı, kaşlarını çatarak kendi
kendine söylenmeye başladı:
“Ulan bu sıra biter mi?…”
Karşı odadan Onur, gülümseyerek laf attı ona:
“Ooo, Hasan hocam, ne iş? Hiç görmüyorsun? Selam sabah yok!”
Hasan hafifçe büzüldü, mahcup bir ifadeyle:
“Kusura bakma Onur ya. Baksana ya, bir çay için de bu kadar eziyet çok değil mi? Kafam attı
ya:Yarın sınavım varda, bir çay yapayım demiştim. Hem uykumu kaçar, hem de …”
“Sen takma, bizim çay olduğunda, ben seni çağırırım.”
“Hep otlanıyorum sizden, olmaz!”
“Ayıp ediyorsun be Hasan Hocam! Lafı mu olur ya? Sen böyle mi düşünüyorsun, biz senin
çayını içerken?
“Ya yok iki gözüm, de ne bileyim. Belki sizin çocukların gözüne batıyorumdur artık”
“Odadakiler mi?”
“He.”


“Vallaha Hasan hocam, bu gün çok evhamlısın. Sınav stresi herhalde. Kim sana ne diyebilir,
ne demeye hakkı var. Onlar, senin çayını az mı içtiler. Böyle şeylerin lafı sözü olmaz. Biz
böyle öğrendik! Hem ben çağırıyorum, var mı ötesi!”
Onur ile Hasan’ın odaları karşı karşıya olmasına rağmen, dostlukları bu mutfakta başlamış,
gelişmişti. İkisi de çayı çok seviyorlardı. Çaydanlıkları ocağa koyarken, alıp götürürken önce
merhabalaşmış, sonra birbirlerini çaya davet etmişlerdi. İlk başlarda, nezaketen reddedilen bu
teklifler, samimi tavırlarının açıklığıyla, zamanla kabul görmeye başlamıştı. Sonra çay, şeker,
tuz derken muhabbetleri koyulaşmıştı.
Hasan, okulu uzattığı için, onunla başlayan oda arkadaşları mezun olmuş, çekip gitmişlerdi.
Yalnız kalmıştı. Yeni gelenler ise, ondan oldukça farklıydılar: Saçları sürekli jöleli, tüysüz,
sivilceli bu çocuklar sürekli arabalardan, futboldan, kadınlardan konuşuyorlardı. Okulu yeni
kazanmış bu çaylaklar, Hasan hocadan hem çekiniyor, hem de kendilerinden farklı olduğu
için uzak durmaya çalışıyorlardı. O da, onların bu konuşmalarından hoşlanmadığı için onlarla
pek muhabbet etmiyordu. İlk başlarda onlarla iyi ilişkiler kurmak istemişti: Bir kaç kez de,
“Oğlum, siz nasıl üniversite öğrencisiniz? Konuştuklarınızı kendinize yakıştırıyor musunuz?
Okuyun lan biraz. Kendinizi sorgulayın, geliştirin azıcık…” gibi fırçayla karışık öğütler
vermeye çalışmıştı. Ama her seferinde, buna pişman olmuştu: Kimsenin onu salladığı yoktu.
Çocukların yüzlerinden bunu her okuduğunda da “öğüt vereni rahatlatırmış” diye
mırıldanmaktan kendini alamamıştı.
Erzincanlı yoksul bir rençperin çocuğuydu. Yatılı okullarda büyümüş, çok yokluk çekmişti.
Yurtlardan hep nefret ettiğini, bir çocuğu olursa asla yollamayacağını söylüyordu. En büyük
hayali bir ev tutup, onun keyfini sürmekti: Salondaki koltuğa oturup, ayaklarını sehpanın
üzerine uzatmak, elindeki müzik setinin kumandasıyla oynamaktı.

Onur, 513 numara yazılı çaydanlığı alıp, odasına yöneldi. Kapıyı açtı, çay hazır beyler
dedikten sonra, Emirdağlı nerede diye sordu. Çalışma salonunda olduğunu öğrenince, “Ben
Hasan hocayı çağırmaya gidiyorum, onu da alıp geleyim” deyip çıktı odadan. 513 sakinleri,
Hasan’ın çaya çok düşkün olduğunu bilindikleri için, ne zaman çay yapsalar onu da
çağırırlardı. Tabii Hasan Hocada onları çağırırdı; elleri titremeden ekmeğini paylaşırdı.Yemiş
içilmiş aramazdı; ama olduğu kadarını ve her zaman olmazdı.
Aslında Hasan, yurtta herkesin saygı duyduğu kendi halinde biriydi. Kimseye pek
karışmadan, bir an önce okulunu bitirmeye çalışıyordu; çünkü, ailesine destek vermesi
gerekiyordu. Yurtta kimseyle tartıştığı, kavga ettiği görülmemişti. Ama bir kaç yıl önce
yurtlar arası futbol turnuvasında, ona sürekli sert fauller yapan bir çocukla tartışmış ve bir
tane vurmuştu. Çocuk yere düşmüş, uzunca bir süre de kalkamamıştı. Bu da onu
efsaneleşmesine yol açmıştı. 513 sakinleri, diğerleri ile aynı sebepten olmasa da, bu kara kura,
kısa, ince ama bu görüntüsüyle tezat çelik gibi sert ve kuvvetli rençper çocuğuna saygı
duyuyor, takdir ediyorlardı: Onun samimi tavırlarını, muhabbetini seviyorlardı. Tabii,
fırsatını bulduklarında ona takılmaktan da geri kalmıyorlardı. En çokta, pantolunun arka
cebinde taşıdığı; bir tarafı ince, bir tarafı kalın, kahverengi plastik tarakla… Hasan hocanın, bu
tarağı köy garajlarından aldığını söylemesi, onları daha bir eğlendiriyordu. Hasan hoca ise,
bunca alaya ve seyrek saçına rağmen bu taraktan hiç vazgeçmiyordu.
Onur, Emirdağlı ve Hasan ile içeri girdiğinde, kaloriferin asılı olduğu uzun, düz demir
çubuğun üzerine yedi sekiz tane bardağın dizilmiş olduğunu gördü. Kendi bardağını onların
arasında görmek mutlu etti onu, gülümsedi. Hasan da bardağını koyduktan sonra, çaydanlığın
başına geçen Onur “başka gelen var mı?” diye sordu ve herkes aynı yanıtı -sûkut- verdiği
için, bardakları doldurmaya başladı. İlk kendi bardağına koydu. Hasan Hoca bardağını
aldıktan sonra, müsaade istedi, sınava çalışması gerekiyordu. Odadakiler onu tutmaya
çalışmak için, ortalığa laf attılarsa da, Onur araya girdi: “Bırakında adam sınavına çalışsın!”
Hasan Hoca, çıktıktan sonra odaya yeni gelenlerden Berk: “Onur Hocam, ilk niye kendi
bardağına doldurdun?” diye sordu. Onur çocuğun yüzüne baktı, yüzündeki muzip
gülümsemeyi gördü. Bu çaylağın, bencillik üzerine söylediği sözlere laf etmek için böyle bir
şey söylediğini düşündü. Nasıl tepki vereceğini kestiremedi ilk önce, sonra onun nüktesini
anlamamış gibi yapmaya karar verdi. “Çayın çöpü ilk bardağa dökülür ve ikinci bardağa daha
az çer çöp kalır. İlk kimin bardağına koysam, ayıp olacaktı. Ben de kendi bardağıma
koydum.” Bu yanıt karşısında, hayal kırıklığına uğrayan çocuk, “süzgeç alalım o zaman”
dedi.
Onur’un yüzündeki siniri gören Emirdağlı, araya girdi:
“İyi olur.”
Bunun üzerine, konuyu değiştiren Berk:
“311 odaya ocak almış, artık mutfakta sıra beklemiyorlar. Bizde odaya bir ocak alalım mı?”
diye sordu. Onur, bu konuşmadan bir şey çıkmayacağını düşündüğü halde, insanların
sınırlarını görmek için lafa karıştı:
“Nerede saklayacağız?”
Kimse yanıt vermeyince
“Ben saklarım ama herkes sorumlu paylaşacak mı?”
diye devam etti. Çaylak,
“Ben aslında pek çay da içmiyorum. Bir ocak için yurttan atılmaya değer mi ki?” dedi.
Emirdağlı Çaylağı tersledi: “Eee, ne diye ocak alalım diye soruyorsun o zaman?”
Onur, yeni geleni hiç sevmiyordu zaten: Gerçektende çay içmiyordu, kutu kolaydı onun
içeceği. Ara sıra sucuklu yumurta yapıyordu ocakta, o kadar. Namussuz, bu şey deli gibi
kokmasına rağmen kimseyi davet etmezdi. Diğerlerinin aksine, dolapları hep kilitliydi.
Odada, çay, şeker gibi ortak tüketilen şeylerin karşılanması için oluşturulan ortak bütçeye da
dahil olmamıştı. Memleketten gelen yiyecek kutusunu dolabına kilitliyor, içinden aldığı bir iki
meyveyi cebine sokuyor, sonra dışarı çıkıp yiyordu. Odadakiler, buna rağmen onu her
sofraya, her yapılan çaya davet ediyorlardı.
“Neyse, bu konu burada kapanır. Kazara ocak yakalanırsa, birbirimize düşeriz. En iyi
ihtimalle de içimizden biri yurttan atılır; sanırım kimsenin durumu ev tutacak kadar iyi değil.
Biz, mutfaktaki ocakla idare edelim.” diyerek, noktayı koydu Onur. Aslında, çaylağa
güvenmiyordu. Emirdağlı, geçen dönemin sonunda bir ocak almıştı; zulada bekliyordu. Ama
bu çaylak bu odaya verildi verileli, ocağı çıkartmıyorlardı. Onun güvenilir olup olmadığını
anlayana kadar çıkartmayacaklardı da. Ama Onur, bu çaylağın ihbar edeceğini, ihbar etmese
bile, ocak yakalandığında bildiği her şeyi yönetime anlatacağına kanaat getirmişti bile.
Bu konuşmalardan sıkıldığını düşündü, derin bir of çekerek, cam kenarına oturup yıldızları
seyretmeye koyuldu. Aklına, huzur veren bir düş gelmiş, yüzünü umudun tatlı sevinci
sarmıştı. Tam düşlere dalıyordu ki, siren sesini duydu, irkildi.Odadakiler ne oluyor diye
camın kenarına yığılırken; Onur, ellerinin, ayaklarının titrediğini fark etti. Anıları, boğazında
düğüm olmuş, acıyordu. Ağzı kurumuş, yüzü solmuştu. Kalbinin gümbürtüsünü
duyabiliyordu. Derin bir nefes aldı ve kendi kendine telkin etmeye çalıştı. Aklından sürekli
“Kendine gel, kendine gel” cümlesi akıyordu. Ama babasını alıp, bir daha dönmeyen
ambulansın sirenleri kafasında zonklarken, kendine gelemiyordu. Derin nefes alıp, yavaşça vererek, kendine gevşetmeye çalıştı. Bir kaç kez bunu yapınca, biraz rahatladı. Kaloriferin
üzerinden yere inmeye karar vermişti ama, ayağı üzerine iyice basamadı, yalpaladı. Çok kötü
uyuşmuş ayağım diye söylendi. O esnada ambulans gelip, karşı yurdun kapısında durmuştu.
Görevlilerin içerini girdiğini fark etmemişti ama ellerinde bir sedye ile çıktığını gördü.
Kendini biraz iyi hissedince, bir sorunun kafasında hızla aktığını fark etti: Karşısı kız
yurduydu ve sevgilisi de o yurttaydı. Ayağının üstüne basarken yüzünü şekilden şekle
sokuyor, hükmedemediği uzuvlarına lanet okuyordu. Yardım tekliflerini reddetti.
Sendeleyerek de olsa merdivenlere kadar ilerledi, sonra merdivenin korkuluğuna yaslanarak
dört kat aşağı inmeye başardı. Herkes kapı ve pencerelerin önlerine yığılmışlardı. Görevli
öğrencileri dağıtmaya, odalarına göndermeye çalışıyordu.
“Oğlum ne var lan, hiç mi ambulans görmediniz? Hadi lan…hadi…”
Ambulans, sirenler çalarak uzaklaşırken, Onur yurt görevlisine yaklaşıp, fısıltıyla
“Zülfükâr ağabey, kimi götürdüklerini öğrendin mi” diye sordu. Fısıldama nedeni, kimsenin
duyup duymaması değildi. Çok korkmuştu ve sesi çıkmıyordu. Öğrenciler ağır ağır
dağılırken, Zülfükâr abi Onur’un kulağına “senin ki değil” dedi. Birden çok rahatladığını
düşündü, çok sevinmişti, yüzünden çekilen kan yerine gelmişti. “Allah’ım sana hamdolsun”
dedi ve der demez kendinden utandı. Sevdiğinin iyi olması tabii ki sevinilecek bir şeydi ama
başka bir insan acı çekiyordu ve o, sevgilisi değil de, bir başkası acı çekiyor diye sevinmişti.
“Sağ ol Zülfikâr abi” deyip, merdivenlere doğru yönelmişti ki, Zülfikâr abi omzuna dokundu,
“dur hele” dedi. Bu dur, içinde yeniden şüphelerin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Boğazı
kurudu yine, “zorlukla ne oldu Zülfikâr abi” dedi.
“Korkma lan. Seninki değil dedim ya.”
“Çatlatmada söyle be abi…”
“Giden kimdi biliyor musun?”
Onur, tüm dikkatini bu eski pehlivanın ne diyeceğine yöneltmişti. İyice meraklandırdığına
inanınca, “Hasan’ın …” dedi. “Gamze mi?”
“He o. Bileklerini kesmiş.”
“Ne dedin?”
“Lan yavaş, duyacaklar.”
“Yahu saçmalama Zülfükâr abi, sana laf getirir miyim hiç”
“Bak Onur, sana diyom, sakın kimseye dime, başımı belaya sokan yoksa.”
“Söylemem Zülfükâr Hocam, söylemem”
“Sen bilin niye olduğunu.”
“Nereden bileyim Zülfükâr Hocam Allah aşkına. Niye kıyar insan kendine? Nereden bileyim”
“Peki peki…”
“Şimdi ne diyeceğim ben Hasan’a”
“ Lan oğlum, hata mı ettin sana dedik, kimseye söyleme dedik ya.”
“Ya yok ya, şimdi söylemeyecem zaten de, yarın öğrenince ben ne diyeceğim Hasan’a? Onu
söylüyorum.”
Yüzü şekilden şekle giriyor, ne yapacağını bir türlü kestiremiyordu: Aklı büsbütün karışıktı.
Hem bu durumu Hasan’dan saklamayı âdilik olarak görüyor; hem de söylemeyi manasız
buluyordu: Nasılsa şimdi bir şey yapamayacaktı, hiç olmazsa sınavına çalışsaydı. Hem bu
adama da söz vermişti, kimseye de söyleyemezdi.
“Peki, Zülfükâr abi, sağ ol, iyi geceler.”
“İyi geceler! Kimseye söyleme ha!”
“Tamam abim, tamamm…”
Odanın kapısını açtığında, merdivenleri nasıl çıktığını anımsamadığını fark etti. Sonra, buna
şaşmış olmasına şaştı. Ne yapması gerektiğine bir türlü karar veremezken, bu kadar dalgın
olmaktan daha doğal bir şey mi vardı..
Dolabın kapağını açtı, pijamalarını giydi, dişlerini fırçaladı, ayaklarını yıkadı, sonra da
yatağına yöneldi. Oda arkadaşlarına iyi geceler dedi. Ranzanın üstüne çıkınca, gözlüğünü
çıkarmayı unuttuğunu fark etti. İnip masaya koymaya üşendiği için, yatağın kenarındaki
boşluğa bıraktı. Uykusu yoktu. Yatağa uzanmış, gözlerini tavana dikmiş, öylece duruyordu.
Oda arkadaşlarının hepsi de yataklarına çekilmiş, odanın tüm ışıkları sönmüştü. Başını
çevirince, camdan yıldızların berraklığını gördü. Garip bir huzur duydu. Kendi küçüklüğünü,
güçsüzlüğünü düşündü: Koskoca bir evrende, küçücük bir gezegende, küçücük bir adam.
Kendisini aciz ve güçsüz hissetmesinin ne kadar normal olduğuna karar verdi. Bir tarafta
evren, sonsuzluk diğer tarafında insan ve ölüm. Kafasında bir sürü düşünce akarken uykuya
daldı. Rüyasında babasını gördü. Bir tren istasyonun kapısında duruyordu. Baba dedi, koştu
ona. Arkasından abisinin geldiğini gördü. O da babasına sarıldı. Çocukken babasının “partıma
basıyorum” dediği gibi sarılmışlardı birbirlerine. Sonra, ama sen öldün baba dedi. İçi doluktu,
boğazının düğümlendiğini hissetti. Gözler yaşları akarken, babası ve abisi ona sarıldı. Yok
oğlum dedi, ben ölmedim, sadece uzaktayım. Ama yanınıza gelemiyorum. Siz yaşadıkça ben
yaşıyorum. Bu sözler yüreğini teskin ettiyse de gözyaşlarını durduramadı. O arada uyandı.
Kalbi göğsünü parçalayıp çıkacak gibi atıyordu. Derin nefes alıp, kendini gevşetmeye çalıştı.
Aklına gözyaşları geldi, özünü kontrol etti, yaş yoktu. Yataktan indi, gitti su içti. Saat sabahın
dördü olmuştu. Ortalıkta in cin top oynuyordu. Koridora çıktı, merdivenlerden aşağı indi.
Televizyon odasına yöneldi, kapıya gelince döndü yukarı çıktı. Merdiven karşısındaki
camlardan dışarı baktı. Yıldızları çevirdi kapısını, gözleriyle sabah yıldızını aradı, bulamadı.
Yeniden yatağına çıktı, biraz yatağın içinde döndükten sonra daldı.
“513 Onur ziyaretçin var”
“513 Onur ziyaretçin var”
Onur, bu anonsla birlikte uyanmış, telaş içinde giyinmeye çalışıyordu. Saat onu geçiyordu.
Korkunç bir geceden sonra, sabaha karşı iyi dalmışım diye düşünüyordu. Neyse ki bu sabah
dersi yoktu. Ama Suna’nın dersi vardı, o zaman bu gelen kimdi? Suna’yla öğle yemeğinde
buluşmak üzere anlaşmışlardı. Saçını, başını düzeltmeden paldır küldür aşağıya indi.
“Günaydın Suna”
“Günaydın.”
“Senin sabah dersin yok muydu?”
“Vardı ama gidesim gelmedi.”
“Dün korkunç bir gece geçirdim.”
“Sende mi?”
“Evet.”
“Biliyorsun değil mi”
“Duydum. Kahvaltı yaptın mı sen.”
“Hayır ama canım bir şey yemek istemiyor.”
“Saçmalama ya, gel bari bir puaça ye!”
Kantine yöneldiler. Onur, kantinden iki çay, üç puaça aldı. Ne kadar ısrar ettiyse de bir
puaçayı bile Suna’ya yediremedi. Ucundan azıcık tırtıklayıp bıraktı. Çayı da içmedi. Onur,
puaçaları birer ikişer boğazından aktarırken, biraz durakladı. Çok mu duygusuzum diye
düşündü; ama sonra açlığın, sorunlara çözüm olamayacağını düşünüp, kendini rahatlattı.
Suna’dan olayın iç yüzünü öğrenmeye çalıyordu ama Suna sürekli “bilmiyorum” diyerek
konuyu kapatmaya çalışıyordu. Sonunda razı oldu:
“Ya o kadar korkunç ki, bilmesen daha iyi?”
Suna’nın yüzündeki iğrenme ifadesi, merakını daha artırıyordu.


“Ne olabilir ki? Hasan’dan mı ayrılmış; Hasan mı ondan ayrılmış, Gamze’yi mi aldatmış. Ne
olabilir ki bu kadar korkunç? İnsanın kendi kendine kıyması için nasıl bir sebep olabilir?”
“Evet, Hasan’dan ayrılmış, bu da var ama asıl sebep bu değil.”
“Ne o zaman”
“Hadi buradan çıkalım.Burada olmaz..”
“Peki, beni kapıda bekle, şu terlikleri çıkarıp geliyorum.”
Onur koşarak merdivenlerden çıktı, bir ara terliğin ucu basamağa takıldı, düşecek gibi oldu
ama korkuluğa tutunarak kendini kurtardı. Hemen ayakkabılarını giydi; kenarındaki ezilmiş
yerlerin yakında açılacağı belliydi ama yeni bir ayakkabı alacak parası yoktu. Şu burs yatarsa
belki… Koşarak aşağı indi, kapıya çıktı. Suna gözüne zayıf ve solgun gözüktü ama bunu
söylemedi.
“Ne kadar güzelsin” dedi onun yerine.
“Evet” dedi Suna “erkeklerin bütün derdi de bu zaten, güzellik.”
“Ne yaptım şimdi ben ya. Ne oldu?”
“Gel, anlatacağım. Sen niye tıraş olmadın bakayım.”
“Biliyorsun ya senin anonsunla uyandım. Ne oldu sana ya?…”
“Neyse boş ver, hadi yürü…”
Biraz açıldıktan sonra, bir ağacın altında oturdular. Suna etrafına bakındı önce, sonra
konuşmaya başladı.
“Hatırlıyor musun, Gamze, bu eylülde evlenebileceklerini söylemişti, tabii Hasan okulu
bitirirse…”
“Eee…”
“Dün yine bu konu açılmış. Hasan evleneceğim kız bakire olmalı demiş. Gamze de bakire
olmadığını söylemiş. Hasan ben yapamam deyince de, Gamze ayrılalım demiş. Ayrılmışlar.
Bir kaç saat sonra Hasan gelmiş, onu çok sevdiğini, her şeye rağmen onunla olmak istediğini
ama bu fikri alışması için zamana ihtiyacı olduğunu söylemiş. Gamze, önce insanın kolay
kolay değişemeyeceğine inandığı için bu teklifi ret etmiş, sonra, Hasan’ın ısrarına
dayanamayıp kabul etmiş. Bu seferde Hasan, kim diye sormuş.”
“Kiminle daha önce yattığını mı? Ona ne ki? Hem ne fark edermiş!”
“Ne bileyim be Onur?”
“Tamam, sakin ol, anlat sen.”
“Gamze söyleyemem demiş, Hasan söylersin demiş. Sonra, söylersin söyleyemezsin diye
inatlaşmışlar. Hasan bunu bilmeye hakkım var deyip çekip gitmiş. Sonra Gamze olanları bana
anlattı. Ne yapacağımı bilmiyorum diyordu. Ben söylesen ne olur ki diye sorduğumda,
hıçkırarak ağlamaya başladı. Sarıldım teskin etmeye çalıştım. O sırada boğuk bir ses
“babamdı” dedi. Önce kulaklarıma inanamadım. Omuzlarından tutup, gözlerine baktım. O
yüzü, o bakışları görmeliydin…”
Onurun alnındaki tüm damarlar şişmiş, yüzü kıpkırmızı kesilmişti:
“Saçmalama ya, olur mu hiç öyle şey. Bir baba kızına nasıl… Olmaz öyle şey…”